Pazar, Aralık 9

Sarımsak Bir Yaşında!


  Bugünkü şarkımız Madonna'dan olsun istedim. Biz daha anne rahmine düşmeden önce, sperm bile değilken Madonna dünyayı sallıyordu. Şimdiki bit yenikleri de Madonna'nın hiçbir zaman başarılı olmadığını söylüyor. Ah ah... Her neyse, iyi dinlemeler!

  Merhaba blog severler! Bugün günlerden 9 Aralık 2012. Blogumu açmamın üstünden tam tamına bir yıl geçti! Sarımsak bir yaşında artık!
  Gerçeği söylemek gerekirse, bu blogu açarken bu kadar ilerleyeceğini hayal bile edemiyordum. Tamam Türkiye çapında tanınmış bir blogger filan değilim ama bir yılda yaklaşık 6.000 gösterime ulaşmak, yardımsız, reklamsız, hiçbir sayfaya başvurmadan, 'blogumu paylaşın' diye yırtınmadan, Facebook'da 180 arkadaşla, Twitter'dan 600 takipçiyle -600 takipçi olduğuna bakmayın, blogum Facebook üzerinden daha çok giriliyor- sağlam bir 'çevre' olmadan ulaşmak bence kolay değil. Ya da ben kendimi avutuyorum, ama kolay olmadığı düşünmekteyim.

  Blogumu açtığım günü çok iyi hatırlıyorum. Günlük tutmaktan vazgeçmiştim ve blog açmaya karar vermiştim.  Tabii ki ilk başlarda çoğu insan gibi 'Kimse girmese de olur ben içime dökmek için açıyorum.' havalarını takındım. Tabii ki öyle olmuyor. İnsanlar blogunuza girince, yazdıklarınızı okuyunca mutlu oluyor. :) Kaldı ki bir yıldır burada olmamın en büyük sebebi insanların blogumu ziyaret etmesi. Siz olmasaydınız bu blog bu kadar uzun ömürlü olamazdı. İyi ki varsınız.

  Bloguma isim bulmak ise o kadar zor olmadı aslında. İsim bulduğum günü de çok iyi hatırlıyorum. 'Günlüğü' kısmı hazırdı fakat ne günlüğü olacağı aklımda yoktu. Bir gün okuldan dönerken, ev yolundaki son dönemece girdiğim zaman aklıma gelmişti 'Sarımsak' ismi. O kadar net hatırlıyorum :)

  Bu blog bana çok şey kattı ve katmaya devam edecektir. Umuyorum ki okuyanlara da bir şey katmıştır. Çünkü 'günlük' başlığı altında biraz duygularınıza söylemek isteyip söylemediklerinize tercüman da olmaya çalıştım. En çokta ortak ergen duygularımızı paylaştık beraber :)

  Bir çok bloga da ilham kaynağı olduğumu düşünüyorum aslında. Hiçbir zaman burnum havada olmadı, olmayacak. Bunu da bu amaçla söylemiyorum fakat inanıyorum ki insanları 'yazmaya' itti bu blog.

  Tabii siz blog okurlarına bir de sürprizim yaptım ve 1. yıl olması şerefine +2 yazı daha yayınladım! İşte buradalar:

1. Televizyon Asosyalliği
2. Yağmur Altında Islanma Fantezisi 
Bu iki yazıyı şiddetle okumanızı tavsiye ederim! Yazmış olmak için yazdığım kıytırık yazılar değiller. Mutlaka okumalısınız ve tabii en önemlisi yorum bırakmayı unutmayın!

  Evet Sarımsak artık bir yaşında! Hepinize teşekkür ederim! Siz olmasaydınız bu blog olmazdı. İyi ki varsınız Sarımsak severler! Hep birlikte olmak dileğiyle... :)

Pazar, Kasım 18

TÜYAP Günlüğü

  Sevgili Sarımsak severler, bildiğiniz gibi bugün İstanbul Kitap Fuarı TÜYAP'ta ziyaretçilerine açıldı. Fuar bir hafta sürecek olup gitmenizi şiddetle öneriyorum. Gidin yani. Gitmelisiniz! Kaçırmamalısınız! Bunları benim gibi birisi söylüyorsa şöyle eğilin bir kulak kabartın. Ortam öyle harika, insanlar öyle cana yakın ki, sanki yıllardır tanıyormuşcasına sohbet edebilirsiniz. İlla bir şey almanız gerekmiyor, şöyle bir bakın, iki sohbet edin yeter. İnanın içiniz huzurla dolar, mutlu olursunuz. İşte ben de tam bu noktada devreye girip ve fuarın ilk günü ziyaret edip, alışveriş yapıp izlenimlerimi sizlerle paylaşarak çok geç olmadan fuar ziyaretinizi yapmanızı sağlamak gibi bir amacım var.  Ve işte TÜYAP Günlüğü:

  İlk önce fuara ulaşım o kadar zor değilmiş onu anladım. Anadolu yakasından ziyaret etmek isteyenler atlasınlar metrobüse bir-iki aktarma ile TÜYAP'a kolaylıkla ulaşırsınız. Hem de yol parası fazla ödememiş olursunuz, zira metrobüs çıkışında bulunan makineler (İnanın bu makinelere verilen adı bilmiyorum. Siz neyden bahsettiğimi anladınız ama? Anladınız de mi? Anladım deyin lütfen. Hayır bu saatte taze taze size anımı anlatabilmek için giriyorum blog yazısı yazıyorum bari ne dediğimi anlayabilin ki bir işe yarasın. Her neyse ben anladığınızı farz ediyorum.) metrobüse girerken ödediğiniz paranın bir kısmını ya da tamamını veriyor. Bundan güzel nimet mi olur? Ben iki senedir deniz otobüsüyle Bakırköy'e geçip oradan TÜYAP'ın ücretsiz servisine biniyordum, tamam metrobüsten daha rahat olabilir fakat bir öğrenci olarak yol parası çok fark ediyor bize ve bizim gibilere. O yol parasıyla bir iki kitap daha alırız TÜYAP'tan daha iyi.
 - İlk tavsiyem yol problemini sıkıntı etmeyin, yol yüzünden bu güzel fuardan mahrum kalmayın. Ulaşım yollarını araştırın.

  İkinci olarak Sevinç abla gibi değerli bir çevirmen ablayla tanıştık. Bununla yetinmeyip bir de Nehir Erdoğan ve annesiyle tanışma fırsatı yakaladık. Hem de annesi, Şükran Fişekli ablamızın kitaplarını aldık. Eee, kaçar mı bu fırsat? Bir de imzalattırdık kitaplarımızı oh mis. Sevinç ablaya da Gece Evi serisinin kitabını imzalattırmak istiyordum aslında ama fazla muhabbet edemedik maalesef. O heyecanla Nehir ablayla da fotoğraf çekilemedik ne yazık ki. Ama olsun o tatlı ve içten muhabbetleri bile yeter :) Bir de bunların yanında Pegasus standında bulanan Pınar Gümüş abla da çook içtendi. Yani anlayacağınız fuarda bir sıcaklık, içtenlik havası hakimdi
-İkinci tavsiyem fuarda mutlaka birileriyle sohbet edin.

  Tavsiyelerimizi geçtikten sonra şöyle bir ne yaptık onu anlatayım:
İlk önce Celil ile Kadıköy'de buluştuk ve metrobüse binmeye çalıştık fakat hiç planladığım gibi gitmedi metrobüs yolculuğumuz çünkü TÜYAP'a ulaşmak üzere bineceğimiz ve benim de not aldığım metrobüs hatlarının hareket saatleri bizim gideceğiz zamana uymuyordu. Üç aktarma yaparak işi kurtardık. Allah'tan dönüşte sorun yaşamadık. Zaten oldukça yüklü döndük, canımız çıkardı herhalde. Öhüm, her neyse, TÜYAP'a ulaştığımızda Duygu ablalarla karşılaştık. Hani şu bütün yayınevlerinin tanıdığı Duygu abla. Eh tabii Duygu ablanın olduğu yerden ekstra indirim eksik olmaz diyerek takıldık onun peşine ve TÜYAP'a girdiğimiz gibi çıkarak ilk önce yemek yemeye karar verdik. McDonald's'da. Sonra Ayça ve Duygu ablayla beraber TÜYAP'ı alt üst ettik, ekstra indirimlerle boğulduk, standlarda bol bol oyalandık, sohbet ettik ve en önemlisi   bir sürü kitap aldık! Ardından bir de ikinci paragrafta bahsettiğim Şükran Fişekçi ablamızdan imza alma olayını gerçekleştirdik mi 'Görev tamamlandı.' moduna geçtik hemen. Duygu abla aramızdan erken ayrılmak zorunda kaldı ne yazık ki. Biz üçlü bir grup olarak biraz daha takılıp bir daha yemek yedik. Ve dönüş yolu! Bakmayın böyle bir paragrafta TÜYAP'ı anlattığıma, dolu dolu geçti fakat anlatılmıyor, ancak yaşanılarak anlanır. Buradan da üçüncü bir tavsiye yolu çizerek -Mutlaka TÜYAP'ı ziyaret edin diyebiliriz. Dönüş yolunda ise Celil ile birer kahve ısmarladı Starbucks'tan, oh mis. Günümüzü gün ettik. :) Yorgunluk var mıydı? Elbette ama tatlı bir yorgunluk. Her şeye değer bir yorgunluk.

  Peki TÜYAP'tan neler aldım? Neler almadım ki? Size aldıklarımın güzel bir listesini yapmak isterdim ama üzgünüm ki sadece kitapların resmiyle yetineceksiniz bu seferlik. Birkaç gün sonra mutlaka yazıyı günceller liste olarak da paylaşırım seve seve. Ve işte TÜYAP'tan:



  -TÜYAP standlarındaki görevlilerin kitap tanıtımlarına hayran kaldım bunu belirtmeliyim. İnsanın alası geliyor, parası olmasa bile. Bende de oldu oradan biliyorum. Alasım geldi ama alamadım. Bazen de benim gibi elindekilerle yetinmeyi bileceksin tabii ki.
  -Nehir Erdoğan ablamızla güzel bir blog yazarlığı sohbeti yaptık ve blog linklerimizi verdik. :) Büyük ihtimalle bu satırları okuyanlar arasında olacaktır. Onun gibi büyük bir ismin blogumu okuması tarif edilemez bir gurur kaynağı.
  -Bu sene aldığım kitapların çoğu hakkında inceleme yazısı yazmayı düşünüyorum. Tabii mutlaka sizlerle de paylaşacağım. Belki alıp okumak istersiniz :)


 -Bu sene TÜYAP'a gidişimin üçüncü senesi ve iki senedir yaptığım gibi bu sene de aynı pozisyonda aynı yerde TÜYAP'ın resmini çektim. Bu işi geleneksel bir hava vermek hoşuma gitti.

   -Son olarak biricik arkadaşım Tuğçe benim için, blogum için resim tasarlamış, bayıldım! Ve işte o şaheser....

  Bugün hayatımın en anlamlı ve en güzel günlerinden biriydi. Emeği geçen herkese teşekkür ederim. İyi ki varsınız!


Sarımsak.

Cumartesi, Kasım 10

Ortaya Bir Tane Çoban Salatası Lütfen!

  Ortaya bir tane çoban salatası lütfen! Sarımsaklı olursa sevinirim. Teşekkür ederiz.
  Bugün çoban salatası kıvamında bir yazıyla çıkacağım karşınıza Sarımsak severler! Tam tamına yirmi yedi gündür ayrıyım sizlerden. Uzun süre yazı yazmayınca benliğimde, kalbimde, tam şu sol köşede bir hüzün hissediyorum. Yalnızlık hüznü. Sarımsaktan ayrı kalmamın hüznü. Sizi bir travestinin ellerine vermemin üzerinden yirmi yedi gün geçişinin hüznü... Hatta bu olaya öyle vicdani bir şekilde bakıyorum ki ileri de büyük bir yazar filan olursam, Ayşe Kulin gibi kitap yazmak canım isterse ve 'Yazmak istedim, yazdım, oldu.' demek  istersem bir kitabımın adını 'İki Yazı Arasındaki Uzaklığın Hikayesi' bkz. İki Şehrin Hikayesi, koyabilirim.
  Sonuç şu ki ben yaklaşık bir aydır yoktum ve görünüşe bakılırsa siz de beni hiç özlememişsiniz! İnsan bir mesaj atar, der ki 'Sarımsak'cığım nerede yeni yazıların?' der, 'Eski yazılarını okuya okuya bir hal oldum yeni yazı yaz artık.' der. Ama yok... Bazen, bende bulunan 'İki Yazı Arasındaki Uzaklığın Hikayesi' gibi destansı olabilecek bu vicdani duyguların sizde olmadığını düşünüyorum.

  Giriş kısmımızda sarf ettiğimiz yürek parçalayıcı yalnızlığımıza nihayet son verdikten sonra çoban salatamızı yapmaya başlayabiliriz! Ve işte ilk malzeme:

BİBER
  Geçen yaz bir blog yazarı ablayla kendi blogu için kitap kurtlarıyla yaptığı ve haftalık yayınladığı röportajlara ben de katıldım. Her hafta bir yazı yayınlandığı için benim yazım Ekim ayının ortasında yayınlandı. Birkaç gün röportaja yorum yapılıp yapılmadığını siteye girerek takip ettim fakat dediğim gibi yalnızca birkaç gün sürdü. Takibi bıraktığım zaman birisi yorum yapmış. Profilini incelemedim ama blog yazarı olduğunu tahmin ettiğim birisi. Sanırım benden büyük bir abla. Olumsuz eleştiri yapmış blogum hakkında. Son yazımda bahsi geçen travestilerle ilgili bir sıkıntım olduğunu dile getirmiş eleştirel bir dille. Kendimi geliştiremediğimi, toplumda ikinci sınıf olarak nitelendirilen travestilerle dalga geçebilecek kadar düşünsel derinliğimi geliştiremediğimi izah etmiş.
  Eminim bu kişi gibi düşünen insanlar olmuştur. Eminim. Fakat eğer bir konu hakkında bir görüş bildiriyor isen, o konu hakkında yazarın düşündüğü ve yazdığı bütün yazıları okuma yükümlülüğün altındasın. 'Haklı' olumsuz eleştirilere hiçbir zaman karşı çıkmam hatta mutlu olurum. Hatalarımı görür ve düzeltmeye çalışırım. Fakat bu yorum tamamen haksız bir yorumdu. Travestilerle benim hiçbir sorunum yok. Hatta yazı farklı yorumlanmasın diye altına bir dipnot koydum ve dedim ki 'Şamata gırgır amacı vardı, ciddiye alınmasın.' dedim. 'Ciddiye almayın.' dedim. Üstüne üstülük travestiler hakkında olmasa da en az travestiler kadar aşağılanan eşcinselleri konu alan bir de yazım var benim, 'Sözler Yeterli Olur Mu?' diye. Bunlara rağmen yapılan eleştirileri haksız olduğundan ötürü şiddetle kınıyorum. Yorum yaparken dikkatli olunmasını gerekiyor. Ayrıca incelemek isterseniz bahsi geçen röportaja ve bahsi geçen yazıya linklerden ulaşabilirsiniz.


SALATALIK(NAM-I DİĞER HIYAR)
  Okula gidip gelirken haftada beş gün günde iki kez otobüse biniyorum. Hal böyle olunca Sarımsak'ın en bol  ele alabileceği konulardan birisi de tabii ki otobüste yaşanan maceralar yer alıyor! Bugün ele alacağım otobüs temalı yazımda ise otobüs direkleri baş gösteriyor. Hani o insanların hapşırdığı zaman ellerine bulaşan virüslerle tutulan o direkler... Hah işte bazı yolcular, yolculuk boyunca o direkleri kutsuyor! Hem de bedeniyle kutsuyor! Evet, ciddiyim! Bazen adam bir yapışıyor direğe, bir yaslıyor bedenini, tutacak bir milimetre kare yer kalmıyor yemin ederim. Ya benimsin ya kara toprağın, diyerek bir yapışıyorlar, ayırabilene aşk olsun. Arada otobüsler dur kalk yaparken azıcık böyle öne kayıyorlar ya hani, direkte o sırada küçücük bir boşluk kalıyor, işte o boşluğa tutunayım bari derseniz yandınız! Çünkü direği kutsayan o yüce kişi elinizi sıkıştırmakla kalmıyor, eziyor eziyor eziyor ve namus meselesi haline getirip 'Sen nasıl benim direğime el uzatırsın uleyn!' diyerek elinizi parmağınızı parçalıyor. Siz siz olan kutsanmış direklerden uzak durun. Sarımsak tavsiyesi.


DOMATES
  Biliyorsunuz ki her sene düzenlenen İstanbul Kitap Fuarı bu yılda TÜYAP'ta 17-25 Kasım tarihleri arasında ziyaretçilere açık olacak. Tabii ki kitap fuarı Sarımsak'sız olmaz. Ben de bu sene oradayım. Hatta bu yıl birkaç kişi ile yaptığımız talep sonucu okul gezisi olarak da gideceğiz. -da ekini ekledim evet, çünkü büyük ihtimal ben iki kez gideceğim. Bana bir gün yetmez ki! Doya doya sabahtan akşama kadar vakit geçirmem lazım benim orada. Yeni yeni kitaplarda çıkacak hem, sabırsızım ben. Yetmez bana. Sizin de gitmenizi tavsiye ederim. Gözünüz gönlünüz açılır en azından. :)


LİMON SUYU VE SİRKE
  Son yazımdan sonra boş durmadım ve blogumu daha nasıl geliştirebilirim, okuması zevkli bir hale sokarım, diye düşündüm. Aslında aklımda olan fakat her yazıda uygun olanı bulmakta zorlanabileceğimi düşündüğüm bir fikirdi bu ama zaten o kadar çok yazmıyorum diyerek bu yazıdan itibaren her yazımın başına bir şarkı linki koymaya karar verdim. Blog yazarı arkadaşım, Celil'den esinlenmiş gibi oldum biraz ama bloggerlar fikir alışverişi yapmalı bence. Fikir hırsızı değilim yani. Şarkıyı yazının başına koymamın sebebi ise şarkıyı dinlerken yazıyı okumanızı istemiş olmam. Böylece daha görsel materyaller yerine duyusal materyaller kullanmış olarak yazılarıma daha okunası bir hava katmak istedim. Bu yazıda ise bu fikri tanıtmak amacım olduğu için şarkıyı bu seferlik sona ekleyeceğim. Umarım beğenirsiniz. :)


VE SON OLARAK: SARIMSAK
  Biliyorsunuz, bugün 10 Kasım. Büyük lider Mustafa Kemal Atatürk'ün aramızdan ayrılışının 74. yıl dönümü. Bu satırları rahat rahat yazabiliyorsam, bu satırlardaki fikirlerimi rahat rahat beyan edebiliyorsam, sizlerle paylaşabiliyorsam bunu ilk önce Allah'a sonra Atatürk'e borçluyum. Allah'a şükretmeli, Atatürk'e teşekkür etmeliyiz şu anda bulunduğumuz durum için. Yaptıkları azımsanmayacak derece önemli, sayfalarca anlatılabilecek kadar çok. Atatürk'ü sevmeyebiliriz, zaten kimse kimseyi sevmek zorunda değil fakat saygısızlık yapmamalıyız, küçümsememeliyiz, tarihi bilmeden yorum yapmamalıyız. Kimse dört dörtlük değildir, Atatürk de değildi ama bu ülkeye sağladığı olanaklar getirdiği yenilikler kusurlu taraflarını kusursuz bir şekilde örtebilecek kadar büyük şeyler. Dediğim gibi, kimse kimseyi sevmek zorunda değil fakat eşek gibi saygı göstermek zorunda....
2400 kişinin yaptığı Atatürk portresi
İzmir Cumhuriyetin kalesidir!

  Atamızı özlüyorum, özlüyoruz. Eminim ki onun gibi biri bir daha gelmeyecek. Rahat uyu Ata'm.




Taylor Swift - Safe & Sound

                                 

Perşembe, Ekim 11

'Ne!? En Kötüsü!!'

  Merhaba sevgili Sarımsak severler! Upuzun bir aradan sonra yeniden karşınızdayım! (Alkış efekti - şak şak şak)
  İşi uzatmadan hemen konuma dalış yapmak istiyorum, beni takip edenler bilir, ben spor yapmaktan hiç hoşlanmam. Nefret bile ederim yani. Zaten basketbol, futbol filan da hiç oynayamam. Oynamayınca da haliyle maçlar pek ilgimi çekmez. Aslında erkek arkadaşlarımın az olmasının diğer bir nedeni sporu sevmemem diyebiliriz.
  Evet dediğim gibi sporu hiç sevmem, beden eğitimi derslerini de öyle. Hayır yani gelmişiz lise üçüncü sınıfa, hala iki ders beden eğitimi görüyoruz. LYS - YGS sınavlarını da babam girecek zaten. İşin diğer bir kötü yanı ise, beden eğitimi hocası iki yıldır sürekli turnike attırıp ondan sözlü yapıyor. Atabilsem yine gam yemeyeceğim ama atamıyorum ki! Böyle absürt bir şey çıkıyor atmaya çalışırken.
  Ve bugün de beden eğitimi dersi vardı! Zaten sevmediğim o spordan, o dersten bir kez daha nefret ettim. Aynı zamanda da hocanın bir 'top' aşığı olduğunu öğrendim.

  Evet, bugün ilk iki dersimiz beden eğitimi dersiydi. Allah'tan turnike filan atmadık. İsyan çıkarırdım. Benim isyanım çok fenadır, Halil Sezai filan tanımam yemin ederim. Hoca boş bıraktı bizi. Böyle boş bırakınca genelde voleybol oynarım. Elim biraz daha yatkın diğerlerine göre. Yine bir kaç kişi voleybol oynamaya çıktık bahçeye. Yol kenarına yakın duruyorduk biraz. E ne yapalım başka yer yoktu bahçede. Hoppidik gubbidik oynarken ayağıma doğru geldi voleybol topu, ben bir vurdum, vuruş o vuruş, yol kenarına kaçtı top. Yol da normal yol değil, çalılıklar var, yokuş var, yokuşun bittiği yerde de İstanbul'un E5'i var. Benim o muhteşem ayağımla vurduğum top çalılıkların arasında yok oluverdi. 'İŞTE ŞİMDİ BOKU YEDİK' dedim ben tabii kendi kendime. E ne yapacağız? Geçenlere soruyoruz, top filan var mı oralarda diye, 'Yok' diyorlar bir de totoşlar. Lan top bu yani sonuçta. Nereye gidebilir ki, diyeceğim ama asıl top gider yani! Biz garibanlar, millete sorduk bir beş dakika filan, sonuç alamadık. Ondan sonra korka korka hocanın odasının yolunu tuttuk. Ve işte o efsane konuşmayı olduğu gibi aktarıyorum:
Kardelen: Hocam biz size bir şey söylemeye geldik.
Hoca: Ne oldu?
Ben: Top kaçtı hocam.
Hoca: Ne!? Nereye kaçtı? Kadir Has'a mı? (Yan okul)
Ben: Hayır hocam e5 tarafındaki yola kaçtı.
Ve işte o efsanevi söz hocanın ağzından dökülür: 'NE!? EN KÖTÜSÜ!?'

  Adamı görseniz var ya, eli ayağı dolaştı, eli titredi, kapıyı kapatmaya çalışıyordu kapatamadı. O derece. Çocuğu kaza yapsa bu kadar telaşa kapılmaz yemin ederim. Ben iyice korktum tabii. 'Aha Sarımsak. Bittin oğlum sen!' Bir de öncesinde odaya giderken kendimi yatıştırıyordum, 'Yani 5 liralık top canım. Cüzdanımda ne kadar para vardı? Veririm onu olur biter.' diyerek. Ama hocanın o halini görünce altıma yapıyordum yemin ederim korkudan.
  Koşa koşa izin alıp dışarı çıktım, artık nasıl korktuysam, nasıl koştuysam, bacaklarım hala ağrıyor. Gittim çalılıkların oraya heyecanlı heyecanlı, görünürde yoktu. Yokuşun başladığı yere gittim, bir baktım top çalılıkların oraya takılmış. O anki duygum tarif edilemez! 'OH BE! BUGÜN ÖLMEYECEĞİM! HOCA BENİ ÖLDÜRMEYECEK!' filan havalarına girdim ben. O topu alabilmek için zaten ellerime hep dikenler battı. Dandik bir top için hem de...
   Kardelen'in anlattığına göre de ben kurtarma operasyonu yaparken hoca ara ara söyleniyormuş, 'Ah be Sarımsak, ne hallere düşürdün beni sabah sabah.' 'O topta en güzeliydi ha.' filan diyormuş psikopat adam. Beş liralık top için ne hallere düştük ey Yarabbim! Adam toplarıyla kafayı bozmuş. Topu patlatsaydım filan benim de kafamı patlatırdı herhalde.

  Topu kurtardım ve mutlu son! Hakan'ın kellesi uçmayacak! Günün ilerleyen saatlerinde yaşadıklarımızı hatırlayıp hatırlayıp krizlere girdik. :)
  Böylece olmayan spor hayatım, bir daha kesinkes olmamak üzere derinlere gömüldü.

Çarşamba, Eylül 26

Bazı İnsanlar Bana 'Yalnızlık' Kavramını Sevdiriyor

  Merhaba Sarımsak severler! Okullar açılır açılmaz ödev bombardımanına tutulduğumuz için konusu ve başlığı belli olan bu yazımı biraz geciktirmiş bulunuyorum. Daha ikinci haftada böyleyse, sınav haftasında canımız çıkacak herhalde.
  İlk önce, iki yazı öncesinde size bahsettiğim 'planlı programlı çalışma ve hareket etme' durumunu uygulamaya sokmuş bulunuyorum. Ama daha ilk günden saat saat hazırladığım bu program otomatik olarak uygulanamaz hale geldi. Çünkü okulların saati değişmiş. Şansımın bu kadarı yani... Ama azıcıkta olsa uyguluyorum gerçekten. Ucundan kıyısından, bir şekilde uygulamaya çalışıyorum. Önemli olan da bunu yapmaya 'çalışmak' zaten :P 

  Başlık konumuza gelecek olursak, evet, gerçekten bazı insanlar bana 'yalnızlık' kavramını sevdiriyor. Yani demek istediğim en açık sözlü haliyle şu: 'Sen iticisin. Evet hem de çok iticisin. Konuşman, tavırların, söylediklerin... Hepsi itici. Bana yalnızlık kavramını sevdiriyorsun. Yalnız olmak, seninle birlikte olmaktan daha iyidir, eminim. Bir karar verecek olsam yalnızlığı tercih ederdim, inan. Yalnızlık kavramı senin yanında melek kalıyor. Sadece çok iticisin. Evet, cidden öylesin.'
  Daha açık sözlü bir ifade kullanamazdım sanırım. Evet Sarımsak severler, duygu ve düşüncelerimin, başlık hakkında görüşlerimin özeti işte o yukarıda cümle. Öyle insanlar var ki, nasıl anlatsam, sizi böyle hayattan soğutuyor. Evet, evet sizi resmen hayattan soğutuyor! Onunla birlikte olmaktansa bir kenara köşeye çekilip kendimle baş başa kalmak daha iyi olabilecek konuma geliyor.
  Peki ya ben bu insanları küçük görüp onları aşağılayarak iyi bir şey mi yapıyorum? Aslında ben kimseyi aşağılamıyorum ya da küçük görmüyorum. Bu şey gibi; 'Sen bana göre uygun bir insan değilsin, kişisel yapın bana uymuyor. Bana itici geliyor.' cümlesinde tavrın biraz daha 'iticilik' kavramıyla donatılmış hali, o kadar. Bazı insanlar da çok iyi niyetli olabilir, gerçekten amaçları itici görünmek değildir. Ama bu dediğim gibi, kişinin yapısıyla ilgili. Bu bana itici gelirken bir başkasına 'Ay canım benim, çok tatlısın.' durumlarına yol açabilir tabii. 
  İşte, bazı insanlar hakkında şahsi düşüncem budur. Yine klasik bir şekilde, her göndermelerde olduğu gibi bu sözlerimi de üstüne alması gereken kişi üstüne almayacak, almaması gereken kişi ise üstüne alacaktır. Olsun, ben içimdeki döktüm, o bana yeter.  
  Ve bazen toplumsal kurallar gereği, karşıdaki insanların yapısı gereği, açık sözlülük kavramını hayata geçirmek zor olabiliyor. Evet, ben bu sözlerimi kişinin suratına da söyleyebilirdim. Ama aynı ortamda, aynı yaşam alanında etkileşim içinde olduğumuz insanlarla zıt düşersek, bu sefer hayatımız onunla aramızda geçen bir rekabet olayına döner. Ama ben gençliğimin baharında, milletle uğraşamam. Siz de uğraşmamalısınız bence. Çünkü bu devam eder ve resmen sidik yarışına döner, bu da size hiçbir şey katmaz.
  Bazen içinizi dökmeniz gerekir. Duygu ve düşüncelerinizi birilerine ya da bir şeylere aktarmanız gerekir. İşte ben o aktarma işlemini de blogum aracılığıyla yapıp sizlerle paylaşıyorum. Siz de yapın bunu. İçinizi nereye veya kime dökmüş olursanız olun, içinize bir huzur dolacaktır. En azından bir kalem alıp kağıda gıcık olduğunuz kişi hakkında düşüncelerinizi yazıp 'Ait olduğun yer burası.' diyerek tuvalate atabilirsiniz. Bunu yapmalısınız. :) 

  Benden bu kadar. Diğer yazıda görüşmek üzere! Kendinize iyi bakın! 

Cuma, Eylül 14

''Şimdi Okullu Olduk, Sınıfları Doldurduk...''

  ''Şimdi okullu oldu, sınıfları doldurduk, sevinçliyiz hepimiz, yaşasın okulumuz!''
  Bu şarkı sözünü bilmeyen yoktur sanırım. Bu şarkı sözleri biz daha ufacıkken, okula başlamadan önce, okulun çok iyi bir şey olduğunu göstermeye çalışan şarkı sözleri! Biz garibanlar da ne yapalım, küçücüğüz daha, okulun çok iyi bir b*k olduğunu sanıyoruz, hemen kanıyoruz tabii. Ama gerçek şu ki, bu şarkı bizi resmen manipüle ediyor! (Bilmeyenler için manipüle etmek, ayartmak gibi bir şey.) Çocuklar okula bir gidiyor iki gidiyor, üçüncü gidişlerinde 'Bu okul ne zaman bitecek yaa?' diye triplere girmeye başlıyorlar.

  Şaka bir yana okumak güzeldir aslında! (Bir manipüle ile daha karşı karşıyayız.) Aslında gerçekten güzeldir. (Burada yazar manipüle etmediğini iddia ediyor.) Yani okumak, okula gitmek, yeni arkadaşlar filan, çok iyi bir şey. (Tam bir manipüle... Hep Amerika'nın oyunları bunlar.)

  Tamam tekrar şakayı bir yana bırakalım ve acı gerçek ile yüzleşelim; okulların açılmasına tam tamına iki gün kaldı! Gerçekten okula gitmek, yeni bir şeyler öğrenmek hoş, güzel fakat öğretme biçimleri, öğretme tarzları ve ders planlarında yer alan konular insanı burnundan getiren cinste. Konuları şarkı söyleyerek, eğlenerek hoplayarak öğrenelim demiyorum ama en azından bu kadar ağır olmasın konular. Matematik ve geometri konuları çok ağır mesela. İngilizce öğretim sistemi ise çok yetersiz. Yani sadece okuldan edindiğiniz İngilizce bilgileri pek işine yaramaz.
  Ne anlatmak istediğimi anlıyor musunuz Sarımsak severler? Türkiye'de eğitim sistemi çok kalitesiz. Bu aralar dershanelerin kapanması yönünde haberler dönüp dolaşıyor. Evet, dershaneler bence de kapatılmalı. Ama ne zaman? Okulların kalitesi yükseltilip, öğrencilerin yani bizlerin dershaneye ihtiyaç duymayacağımız zaman.
  Bir de tabii ki saç sakal meselesi var. Ona da bir açıklık getirmek istiyorum Sarımsak severler, bakan her ne kadar 'Çocukları zorlamayın, bırakın saçlarını uzatsınlar.' dese bile yönetmelikte böyle bir şey henüz yok. Hal böyle olunca bizim okul gibi çoğu okulda saç uzatmaya sıcak bakmayacaktır. Omuz hizasına gelmediği sürece saçların uzatılmasına neden bu kadar takıldığı hakkında hiçbir fikrim yok açıkçası ama olay ne yazık ki böyle.

  Aslında bu yazıyı yazma amacım sizi okul öncesinde bunalıma sokarak, okul sonrası x2 olarak gelecek bunalıma alıştırmak. Böyle de iyi kalpli, böyle de düşünceliyimdir, değerimi bilin canlarım. 

  Sonuç şu ki blog severler, önceden duyduğumuz sözde motive edici şarkılara sözlere inanmamalıyız. Sonra dımdızlak kalabilir, 'Ama şarkıda okulun güzel bir şey olduğunu söylüyorlardı???' diyerek hayatın acı gerçekleriyle yüz yüze kalabiliriz. Demek ki neymiş? Okula başlamadan önce Sarımsak'ın ''Şimdi Okullu Olduk, Sınıfları Doldurduk'' yazısını okuyormuşuz. Ama 66 aylık çocuk okuyamayacağına göre şarkı sözlerine kanmaya devam. Hayır o değil 66 aylık çocuğun hayatı erken kararacak, erken bunalıma girecek. Sonra hiç sağlıklı olmayan, tripkolik nesil yetişecek. Al başına belayı. Bunlar Facebook'a 'Çok efkarlandım (Bu cümleyi büyüklü küçüklü, q ve w harfleri ekleyerek hayal edin. Muhtemel o şekilde yazacaklardır çünkü. Ben de o şekilde yazabilirdim ama daha kariyerimin başında, blogumun içine etmek istemiyorum açıkçası.)' yazacaklar, oradan Twitter'a akacaklar falan filan derken 'duygusal ergen kaç hadi benden' havası olacak.
  Asıl olayın can alıcı noktası ise bütün bunların manipüle edici bir şarkı sözünden kaynaklanacak olması... Ne kadar acı...

  Evet, bu sözlerimden sonra yeterince bunalıma girdiğinizi düşündüğüm için yazıma burada son veriyorum. Okullar Açılırken isimli yazım 150 gösterime ulaşarak en çok okunan yazım olmuş bulunuyor. Hedefim 200 gösterim. Durmak yok yola devam! Beğendiğimiz yazımı en azından bir kere sosyal paylaşım sitelerinden herhangi birinde paylaşırsanız beni dünyanın en mutlu insanı yaparsınız. :) Sonuçta hiçbir ticari amaç gütmüyorum evet, bu işi karşılıksız yapıyorum evet, fakat sizde kurbanlık koyunlar gibi yazımı okuyup çıkmayın yani. Bir deyin 'Yazık bu çocuğa. Bir yıldır blog yazarlığı yapıyor. En azından bir kere yazısını paylaşayım da mutlu olsun gariban.' deyin. Bu zaman kadar istemedim böyle bir şey biliyorsunuz. Ama ne kadar çok gösterime ulaşırsam o kadar motivasyonum artar ve sizlerle daha iyi yazılar paylaşabilirim. 'Pamuk eller cebe.' sözünün farklı bir versiyonunu istiyorum sizden: 'Pamuk eller -paylaş- tuşuna.'

  Bir de kitap önerisi yapacaktım size blog severler. Fakat yazım biraz uzun oldu, görsel materyallerde kullanmadığım için sıkıcı bir uzunluk gibi görünebilir, o yüzden öneri kısmını atlıyorum fakat Hiç Kimse Sıradan Değildir isimli inceleme yazıma göz atarak aklınızda bir kitap önerisi bulunmuş olur.

  Bu yaz çoğumuz sabahtan akşama kadar internete girdik, internet başında sabahladık, onunla yattık onunla kalktık. Her birimizin farklı farklı planları vardı. Yaz mevsimini dolu dolu geçirmeyi planlamıştık. Ama hayal kırıklığı ile karşılaştık. Çoğumuz 'Bu yaz çok kitap okuyacağız.' dedik ama okuyamadık, vs. vs. vs. Ve şimdi okul maratonu başlıyor! Allah herkese sabır versin!

   İyi bunalımlar Sarımsak severler! Görüşmek üzere!





Pazar, Eylül 2

Hiç Kimse Sıradan Değildir | İnceleme


  '''Neden ben?' diye sordum Tanrı'ya. Bir şey söylemedi. Güldüm ve yıldızları izledim. Yaşamak güzeldi..''
  Kitap, bir banka soygununda başlıyor. Kahramanımız Ed, banka soyguncusunu, Ed'in en yakın arkadaşlarından birisi olan Marv'ın külüstür arabasıyla kaçmaya çalışırken yakalıyor. İşte hikaye bundan sonra başlıyor.
  Ed, 19 yaşında bir taksi şoförü. Kapıcı adlı yaşlı köpeği ile bir kulübede yaşıyor. Babası geçen yıl ölmüş durumda. Annesi ise tek yaşıyor ve Ed'den hiç hoşlanmıyor. Ed'in iki kız ve bir de erkek kardeşi var. Onlar iyi bir hayat sürüyor. Yani hayatta 'kendilerini kurtarmış' kişiler. Ama Ed, sıradan bir taksi şoförü olmaktan ve arkadaşlarıyla kağıt oynamaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Annesinin Ed'den hoşlanmama sebeplerinden birisi de bu zaten. 
  Ed bir gün posta kutusunda bir iskambil kartıyla karşılaşır ve artık Ed kendisini, amacı Ed gibi bir 'hiç'i sıradanlıktan kurtarabilmek olan bir insanın kocaman ve önceden her şey tasarlamış olan bir oyunun içinde bulur. (Bu cümleyi kurarken yaklaşık on dakika harcadım.) 
  Bu oyunda Ed akla gelebilecek her türlü işi yapıyor; yaşlı bir kadına kitap okuyor, bir adamı öldürmeye teşebbüs ediyor, dayak yiyor ve daha bir sürü maceraya atılıyor. 
  Ed'e, kitap boyunca maça, kupa, karo ve sinek asları geliyor ve her birinde farklı isimler, farklı şifreler, farklı görevler bulunmakta. Bu dört ana bölümde hep başka insanlara yardım edilmesi isteniyor. Ed, bu dört karttaki görevleri tamamladıktan sonra her şeyin bittiğini sanıyor. Ama hesaba katmadığı bir şey var; joker kağıdı. Bu joker kağıdıyla karşılaştığında ise kartın üstünde kendi ev adresini buluyor... :) 
  Ed'in bir de aşık olduğu güzeller güzeli Audrey var. Audrey, Ed'in kağıt arkadaşlarından tek kız olma özelliğine sahip. Audrey kimseyle birlikte olmak istemiyor aslında ama kupa ası ve joker bölümlerinde işler değişiyor.

  Kişisel yorumuma gelecek olursak eğer, dediğim gibi kitap çok akıcıydı. Sanırım bunun en büyük nedeni genelde tek cümlelerden oluşan paragraflardı. 
  Kitaptaki karakterlerden en çok yaşlı teyze Milla'yı sevdim. Hatta kitabın sonlarına doğru öleceğinden korkuyordum. Bu tarz karakterlerin ölmesine ben çok üzülürüm. Milla'nın ölmesini de hiç istemiyordum açıkçası. Neyse ki ölmedi :)
  Kitabın orjinal ismi olan 'I am The Messenger'ın kitaba daha uygun olduğunu düşünüyorum. Ama kapak tasarımı oldukça güzel.
  Gece Evi serisinden beri hiç bu kadar akıcı bir kitapla karşılaşmamıştım, bunu da not düşeyim.
  Kitap Martı Yayınları'ndan çıktı. Martı Yayınları'nın okuduğum ikinci kitabı bu. İlk okuduğum kitabı ise Küçük Mucizeler Dükkanı'ydı. O da bu kitap gibi akıcıydı. Sanırım Martı Yayınları'nın en önemli özelliklerinden birisi, çıkardığı kitapların akıcı olması...

Hakan İlker Çetinkaya         
  

  

Bulamadın mı?

DMCA Protection