Pazar, Nisan 20

Ağaçtaki - Intet / Janne Teller

                                                     

  ''Yaşam bana sunuldu
   Ad bana geçirildi
   Beden bana dayatıldı.'' diyor kitabında Edouard Leve. İnançlara göre, doğmadan önce ruhumuzla bir seçim yapıyoruz. ''Yaşamayı'' seçiyoruz. (Gerçi Afrika'daki hangi insan böyle bir hayatı yaşamayı tercih edebilir, bilinmez, zaten orası ayrı bir dini tartışma.) Yaşamak... ''İşte tüm mesele bu.''

  Ağaçtaki kitabının karakteri Anthon ''Hiçbir şeyin anlamı yok.'' diyerek çıkışıyor birden arkadaşlarına, herkese. ''Hiçbir şeyin anlamı yoksa bir şey yapmanın da anlamı yok.'' diyerek de okuldan ayrılıp bir erik ağacına çıkıyor. Gelen geçene erik fırlatıyor psikopat nihilist karakterimiz. Okulda arkadaşları fatal error veriyor, şoka giriyorlar. 'Olmaz öyle şey. Biz büyüyünce -birisi- olacağız, -bir şey- olacağız.' diyerek nihilist dalgalara karşı kulaç atıyorlar. Dalgalar kuvvetli, arkada tsunami var. Diyorlar ki, bu böyle olmaz. Mutlaka bir şeylerin anlamı olmalı. Biz en iyisi anlamı olan bir şeyler bulalım sonra Anthon'a gösterelim şu çocuğu bir imana getirelim, diyorlar. Bu arkadaş grubu yaklaşık iki, iki buçuk mevsim boyunca -anlam- arıyorlar. Sırf Anthon'nun düşüncesini boşa çıkarabilmek için.

  Kitabımızın konusu böyle. Kitap zaten ince bir şey. Bir oturuşta bitirebilir.

  Sanırım kitap bir ara yasaklı kalmış. Nedenini tahmin etmek zor değil. Tahminimce yazar ateist. Eh önümüzde de nihilizm içerikli bir kitap var. Dinlere sataşmadan olur mu? Olmaz. Aslında sataşma demeyelim, dalgaya vurmak diyelim. Çarmıha gerilmiş İsa heykelinin üstüne köpek işemesi muhafazalar Hıristiyanları kızdırabilecek türden. Aynı zamanda Müslüman Hüseyin'in iki gün boyunca dini sebeplerden ötürü cezalı kalması, Müslümanların gaddar olduğunu düşündürebilir, yanlış izlenim verebilir. Ama bu yanlış izlenim bir ilk değil elbette. Dünyaca ünlü bir filmin (sanırım James Bond idi) İstanbul'da çekilen sahnesindeki halkımız maşallah MÖ'den kalma insanlar gibi. Her neyse. Ben herhangi bir noktada rahatsızlık duymadım. Saygısızlık olarak değerlendiren insanlar elbette çoktur fakat doğudaki Müslümanların şeriat yönetiminde yaptıklarını düşünürsek, internette biraz araştırıp yine aynı Müslümanların küçücük bebekleri rehin aldıklarını görürsek, Müslümanların 'din için Allah için' diyerek adamların kellelerini oyuncak gibi kesip şov yaptığı videoları izlersek, Hüseyin'in, seccadesini verdiği için iki gün boyunca ceza almasına çıkacak sesimiz kalır mı, bilmem. Aynı şekilde çarmıha gerilmiş İsa heykeli de bir semboldür. Köpek bu, heykele de işer, kiliseye de işer. Ha eğer heykele işeyen bir insan bir genç olsaydı durum farklı olurdu. Ama bu sadece heykele havlayıp duran bir köpek. Muhafazakar kesimi vakti zamanında fazla kızdırmış ki yasaklı kalmış kitap. Kızdırmaya da elbette devam edecektir. Benim gibi 'geniş' insanlar da kitabın tadını çıkaracaktır, tebessümle tepki verip çok takılmadan okuyup geçecektir.

  Ben kitabı beğendim. Karakterlerin, özellikle Sofie'nin kararlığı beni kendisine hayran bıraktı. 'Anlam'ı aramaya fena kaptırmış bizim kızımız. Spoilera girer mi pek bilmem ama kitapta katılmadığım bir görüş var. Şöyle ki, Anthon, gençlerin bulduğu 'anlamı' eleştirirken, -eğer gerçekten bunun bir anlamı olsaydı gazeteciler ilgi göstermeye devam ederdi- diyor. Katılmadığım nokta bu. Anlamı anlam yapan ona gösterilen ilgi değil bence. Anlam sıradan bir şeydir, değeri sadece o yok olduğunda geride bıraktığı büyük boşluğa bakınca anlaşılır, diye düşünüyorum. Gel gelelim Anthon'un ''Hiçbir anlamı yok onun; olsaydı, satmazdınız zaten.'' cümlesine de sonuna kadar katılıyorum.

''Ölmek o kadar kolaysa bunun nedeni bir anlamı olmamasıdır.''


  Goodreads puanım 5. ON8'den çıkan en kaliteli, en iyi kitaplardan birisi kesinlikle. Mutlaka alıp okunmalı. Bitirdikten sonra da uzunca bir düşünmeli 'anlam'ı.
  Okuyun, okutturun efenim.


Tanıtım Yazısı

''Kızmaya değer şeyler olacaksa, sevinmeye değer şeyler de olacaktır. Sevinmeye değer şeyler olacaksa, demek ki o şeylerin de bir olacaktır. Ama öyle şeyler yok bu dünyada!'' Sesini bir ton daha yükseltip, ''Birkaç yıl sonra hepiniz ölecek, unutulacak ve hiçbir şey olacaksınız; onun için, kendinizi buna bir an önce alıştırmaya bakın!'' dedi. İşte o an, Pierre Anthon'u o erik ağacından bir an önce indirmemiz gerektiğini anladık.

Daha fazla detay için tıklayın!

Pazartesi, Nisan 7

Elden Düşme - Razzle / Ellen Wittlinger

 
                                   Elden Düşme - Ellen Wittlinger - Günışığı Kitaplığı - 260 sayfa
 
  'Zor Sevgiler' kitabının da yazarı Ellen Wittlinger'ın Günışığı Kitaplığı'ndan çıkan diğer kitabı Elden Düşme'yi dün gece bitirdim. Hayatımın geniş bir bölümünü Günışığı ile geçirdim ben. Christine Nöstlinger'la, Aslı Der'le, Clive Barker'la, Eleanor T. Beaty'le, Anna Gavalda'yla, Tolga Gümüşay'la, David Almond'la büyüdüm. Karanlığın Gözleri'nde küçücük yaşımdan dolayı okurken korktum, Konrad'la gazete kuponlarından çıktım, 35 Kilo Tembel Teneke'yle kendimi kıyasladım, Zor Sevgiler'de fanzini öğrendim, gazete bayilerinde fanzin aradım.
  Şimdi 18 oldum. Aradan yıllar geçti. Büyüdüm. Sonra elime 'Elden Düşme' geçti. Turuncu amblemi gördüm. Ellen'ı gördüm. Çocukluk alışkanlıklarından vazgeçilmez dedim, okumaya başladım.

  İnsanlar yıllar yılı çalıştıktan sonra emekli olup daha boş işlerle vakit geçirmeyi tasarlarlar. Çiçek böcek tarzı şeyler hani. Kenyon'un anne ve babası da emekli olduktan sonra belki biraz kafa dinlemek için Boston'dan bir sahil kasabasına, Cape Cod'a taşınırlar. Ailesinin istediği, kafasında planladığı şey, kasabada kulübe topluluğu satın almak, tamir işlerini halletmek ve bu kulübeleri turist konaklamasına açarak işletmek. (Eh, her zaman planlarımız tıkır tıkır yolunda gidecek diye bir şey yok. Babasının sakatlanması, ailenin alışık olmadıkları insanlarla karşılaşmaları ana-babanın motivasyonunu düşürüyor, hevesleri kırılıyor haliyle.)
  Kenyon'nun Boston'daki hayatı pek parlak değil. Görünmez kişi vasfında zavallı. Cape Cod'a taşınınca onun lehine işler değişecek tabii. Bu ilk değişim belirtisi annesiyle çöplüğe gittiklerinde, çöplüğün yanındaki Takas Dükkanı'nda Razzle'la karşılaşması oluyor. Razzle standartlara uymayan bir kız figürü. Farklı.
  Kenyon yavaş yavaş Razzle'ın hayatını öğrenmeye başlar. Yaşam sırlarını çözmeye çalışır, düşmanıyla sevişir, onu tanımaya ve anlamaya çalışır. Sonra bir bakar ki Razzle onun 'ilham perisi' oluvermiş. Eh, işte o zaman Kenyon anlar ki, Cape Cod'da hayat başkadır.

  ''Geçmişe dönüp baktığımda, Razzle Penney'le Truro çöplüğünde tanıştığım güne dek hayatımın derin bir uykudan ibaret olduğunu söylemeliyim.'' diye başlıyor ve yine aynı cümlelerle son buluyor kitap.

  Kişisel yorumuma gelince, Zor Sevgiler'i okuyalı yıllar yılı oldu. O kitaba dair adam akıllı hatırladığım tek şey 'fanzinler'. Ama şundan eminim ki Zor Sevgiler, Elden Düşme'den daha güzeldi, daha iyiydi. Kitapta heyecan veya aksiyon aranmamalı. Oldukça durağan gidiyor. Bu durağanlık sıkıyor mu? Pek sayılmaz. Afakanlar filan basmıyor yani.
  Karakterlere yüklenen sıfatlar biraz yetersiz kalmış gibi geldi bana. Özellikle tesisatçı Frank. Kenyon kadar vasıfsız o da. Keşke tesisatçı olarak değil de daha kitabın ortasında duracak birisi olarak çıksaydı karşımıza. Ayrıca burada bahsedersem spoilera girecek olan kendisiyle ilgili bir bilgiyi ne diye yazar bize vermiş anlam veremedim. 'Sooo?' kafasını yaşadım biraz. Yaniii? Eee? Öyleyse öyle, tamam o halde bunu bir şeylere bağlamalı, diye düşündüm.
  Bunun yanında hep Kenyon'nın ağzından anlatılan kitap keşke ara ara Razzle'ın ağzından da anlatılsaydı diye düşünmedim değil. Çünkü Razzle kitapta önemli bir noktada. Birinci ağızdan duygu karmaşıklığını okumak hiç fena olmazdı bence.
  Bu olumsuzluklar kitabı okunmaz yapar mı? Hayır elbette. Konu cezbedici. Razzle'ın 'tuhaf' olması, kitabın albenisi. Harley de aynı, ''Iyy geldi yine tipsiz'' türünden vazgeçilmez küçük bencilliğiyle merak uyandıran karakter.
  Dediğim gibi, durağan ama sıkıcı olmayan bir kitap. Bölümler uygun düzeyde ayarlı, tamamlayıcı şekilde. Ama özellikle son iki üç bölüm kitabın bütününe meydan okur nitelikte güzelliğe sahip. Razzle gibi birisini tanımak için okunması gereken bir kitap!

Arka Kapak 
Liseye başlayacak olan Kenyon ve öğretmen emeklisi anne babası, şehirdeki yaşamlarını arkada bırakıp bir otel işletmek üzere sahil kasabasına taşınırlar. Sıkıcı ve yorucu bir yaz geçireceğini düşünen delikanlı, hiç beklemediği ilginçlikte insanlarla karşılaşır. Kasabanın çöplüğü yakınında Takas Dükkanı'nı işleten 'tuhaf kız' Razzle, onun ilham perisi olur. Ancak, kasabanın havalı kızı Harley gözünü kamaştırdığında, Kenyon'ın duyguları da, seçimleri de allak bullak olacaktır...

Romanlarında gençlerin yaşamını en az gençler kadar dinamik, heyecan dolu bir dille canlandıran gerçekçi yazar Ellen Wittlinger, bol ödüllü bir gençlik romanıyla daha Türkçe'de. Roman, aşk, dostluk, bireyleşme, aile gibi kavramları, sıradışı bir sahil kasabasındaki insan ilişkileri üzerinden anlatıyor. Büyük kentten sahil kasabasına taşınmak zorunda kalan gencin, sıkıcı günler beklentisiyle adım attığı yeni yaşamı, ilginç hikayeleri olan insanlarla renkleniverir. Fotoğrafçılığa meraklı genç, 'karanlık oda'sından çıkıp hayallerini ve hayal kırıklıklarını koluna takmış yürüyen samimi kasaba insanlarıyla yakınlaştıkça, kendisinin ve yaşamın daha önce bilmediği yüzleriyle karşılaşır. Romanlarında, gençlerin duygu ve düşünce dünyasını tüm gerçekçiliğiyle yansıtmayı başaran Wittlinger, bu kitabında da 'sıradan' ama unutmaz karakterler yaratarak okuru farklı yaşamlara hoşgörü göstermeye çağırıyor.



Pazar, Ocak 5

mı acaba?

  Özgür olduğumuzu söyler insanlar. ''Ne sıkıntın var, ne yapamıyorsun, ne yapamadın bu zamana kadar be nankör?'' diye azarlarlar. ''Kolundan mı tuttuk?'' İstediğimizi giyiyoruz, istediğimizi yapıyoruz. ''Yediğin önünde, yemediğin arkanda.'' Özgürüz ama... Sözde.

  dışarıdaydı. tek başına. Deyip ON8 bloğunun yeni yazarı Ayşe Düzkan'nın öyküsünden etkilendiğim büyük harf kuralına karşı çıkan teknikle kafamda olan konu hakkında bir öykü yazabilirdim. Ama öykü okumak ne kadar haz veriyorsa öykü yazmak bir o kadar sancı dolu dakikalar veriyor bana. Bugün sadece söylemek istediklerimi söyleyip, kelimelerle küçük bir çığlık atıp, belki birilerini bir iki dakika bile olsa hayata bir ara verdirip düşünmesini sağlayabilirim umuduyla yazıp çıkacağım.

  yine aynı mağazaya girip o çok beğendiği yırtık, dar kot pantolonun önünde durdu ve düşündü. almak istiyordu ama alamıyordu. sıkıntısı parası değildi. insanlardı. özgür olduğunu düşünüyordu. elbette bu pantolonu almak onun iradesine kalmış bir şeydi. ama insanlar onun özgürlüğünü kısıtlıyordu. Diyerek giriş cümlesinden birkaç satır sonra bunları yazabilirdim. Öykü güzel şeydir. Özellikle okuması. Ama ben denemeyi daha çok seviyorum. Bir şeyleri dolaylı yoldan değilde direkt olarak söylemeyi, insanları beş dakika değil de iki dakika düşündürmeyi, ''Benim yoğun bir hayatım var'' diyen insanlara ''Madem öyle, yumruk attığım kum torbasının diğer tarafında durup yumruklarımın acısını azaltılmış şekilde ikinci elden hissetmek yerine, gel seninle ringe çıkıp sağlı sollu kroşelerle işin özünü birinci elden hissetireyim sana.'' demeyi seviyorum.

  sorun insanlardı. pantolonu alırken özgürdü belki ama giyerken hiç de özgür değildi. sorun insanların bakışlarıydı. nasıldır o bakışlar siz bilir misiniz? özgürlük ahkamı kesen siz, bilir misiniz o bakışları? bilemezsiniz. çünkü o bakışların diğer bir sahibi de sizsiniz. Derken öykü gereği dolaylı yoldan yazarın, yani benim (öykünün bizzat içine dalıp kural ihlali yaparak bile olsa) beğenmediğim insan figürüne atıfta bulanabilirim. Ama kimse bu figürün kendisi olabileceğini sorgulamaz. Bu yüzden sevmiyorum öyküyü.


  özgürüm ben! diye haykırarak alıp, insanları ne düşünüyorum ki! diyerek giydiği o pantolon görücüsüne çıktı. yine o bakışlar. içindeki özgürlükçü, korkusuz kahraman o an sönmüştü. terlemeye başladı. insanların bakışları korkunçtu. baştan aşağı seni süzüyorlardı. çocuğu ile birlikte market alışverişine çıkan ''normal'' giyinimli bayan kaygıyla bir ona bir de çocuğuna bakıyordu. içinden dua ediyordu. rabbim, diyordu, n'olur diyordu. benim çocuğum ''bunun'' gibi olmasın diye içinden haykırıyordu. ''bunun'' kelimesini rabb'e iletirken, burnu kırışıyordu tiksintiyle. Dediğim anda öykü okuyucusu bahsi geçen bayana ufak bir kin beslemeye başlar. Onun gözünde kötü karakter olur. Tek bir sorun vardır, o kötü karaktere kin duyanların bazıları aslında sokakta aynı şeyi bir başkasına yapanlardır. Yani asıl kin duyduğu karakter kendisidir. Fakat bunu hiçbir zaman bilmeyecektir. İşte bu yüzden sevmiyorum öyküyü. 

  kendini odasına kilitleyip bütün gece ağladı. ''neden'' diye sorguladı. ''neden istediğimi giyip istediğimi yapamıyorum'' diyerek normlara, insanlara nefret kustu. kendisi olamamak ona acı veriyordu. Bunlar olabilirdi dolaylı yoldan mesaj vermek isteyen bir öykünün sonuç cümleleri. 
Ama demiştim ya, ben insanlara dolaylı yoldan bir şeyler anlatmayı sevmiyorum.
Demiştim ya, bugünkü amacım öykü yazmak değil diye..

Salı, Aralık 31

Üç Deyince Giriyoruz!

  Geriye dönüp 'Heyt be ne yıldı ama' deyip yılbaşı gecesi bütün aileyle yitip giden o senenin kritiğini yapan kişileri hep kıskanmışımdır. Bu seneyle yetinmeyip üstüne üstülük geçen senelerle kıyas yapanları görünce kendimi ölüm döşeğindeki alzheimer hastası gibi hissediyorum. Ama bir klasiktir blogger için, seneyi değerlendirmek.

  Bu sene bence değişimlerin senesiydi. Hem kendi açımdan hem Türkiye, hem de dünya açısından. Genelden özele gidecek olursak, dünyada Papa istifa etti, Kenya Alışveriş Merkezine saldırı yapıldı, Mısır'da askeri darbe yapıldı... 
  Türkiye de tarihi değişimlere tanık oldu. Uzun süredir, zaman ilerledikçe daralan bir kabın içine sıkıştırılmış ''özgürlük'' en sonunda dayanamadı ve özgürlük, özgürlüğüne kavuştu. Kısmen. Ağaçları korumak isteyen çevrecilerin çadırları sabaha karşı ateşe verildi. Türkiye ayaklandı. Gezi Parkı patlaması yaşandı.Milyonlar Taksim'e döküldü. İnsafsızca sıkılan plastik mermiye, biber gazına, tazyikli su ve biber gazıyla karıştırılmış tazyikli suya karşılık halk kendilerini korumak için barikat yaptı. En doğal insan haklarını yerine getiren halk provokatör oldu, çapulcu oldu, marjinal grup oldu. Medya sustu. Medyanın yerine televizyonlarda penguenler 'konuştu'. Türkiye ağır bir sınavdan geçti. İlk önce AVM sonra Topçu Kışlası tehdidine karşılık kazanan Gezi Parkı direnişi oldu. 
  Gezi Parkı seneye damgasını vurdu. Gezi Parkı ruhu oluştu. Sadece ütopyalarda olur sandığımız kardeşlik, birlik, beraberlik Gezi Parkı'nda can buldu. 
  Türkiye değişti. Yaşarken, tarih yazıldı.

  Bloğum değişti. url'si aynı kaldı, ismi değişti. Eski yazılar taslağa karıştı. Yeni sayfa açıldı, adı NTS oldu. 
  Ben değiştim. Büyüdüm. Fiziksel olarak, ruhsal olarak. 2013 yazı bana çok şey kattı. Düşüncelerim yeni bir sayfaya yazıldı. Silinse bile iz kalacak şekilde, sertçe... 2014 de değişim yılı olacak. Geleceğimin belirlenecek. Eğer olursa, üniversite hayatım olacak.

  Ve yılbaşı günü. Bugün de geçen senelerdeki yılbaşında olduğu gibi gece 12'ye kadar tıka basa abur cubur yeyip, kola içip yeni yılın ilk saatlerini tuvalette geçireceğimden şüphe yok. Ve ne yazık ki yılın ikinci gününde başlayan sınavlara yılın birinci günü çalışmak zorunda oluşumdan da şüphe yok.

  Ve gelecek. Umuyorum ki yeni yılda olumlu değişimler yaşarız. Odun gelip odun gitmek yerine umarım kendimizi geliştiririz. Sixpackli, adonisli olabilmek için harcadığımız zamanı umarım kitap okumak içinde harcarız. 
  En önemlisi, umarım noel ile yılbaşının farkını anlayabilen bir toplum oluruz. Bol Sarımsaklı, mutlu yıllar! 

Cumartesi, Kasım 16

Sonbahar Kitabı: Damdaki Melek



    Fuar haftası tam sınav haftama denk gelmişti. Pek kitaplarımı karıştırıp okuma fırsatı bulamamıştım. Fakat dört farklı yazarın yazdığı bu ''Damdaki Melek'' kitabı hem ebatları hem de sayfa sayısı açısından kolay okunacak bir kitap olarak göründü gözüme. Hal böyle olunca sınav haftası dinlemeden başladım okumaya.
  Kitap dört farklı yazarın dilinden dört farklı karakter hayat buluyor. Yazarlarımız Cécile Roumiguiére, Violette karakterinin, Maryvonne Rippert, Zik karakterinin, Jean-Michel Payet, Satya karakterinin, Sigrid Baffert ise Amos karakterinin ağzından yazmış. Kitap her karakter için dörde bölünmüş ve her karakter için de ellişer sayfa ayrılmış.
  Bu dört karakter arasında sıkı bir dostluk bağı bulunuyor ve kendilerine Mavi Kirazlar diyorlar. Hatta kitap ''Kirazlar Anlaşması'' ile başlıyor.
  Bu dört karakterlerden kalıp dışı sayabileceğimiz Zik ve Amos var. Zik bir melez, Amos ise eşcinsel. İki tane toplum tarafından klasik olarak dışlanan figür. Zik, dışlanmasını ve bundan duyduğu rahatsızlığı iç çatışması ile kendi bölümünde bahsediyor. Fakat eşcinsel olan Amos'da herhangi bir iç çatışma izi yok. Diğer iki karakter ise oldukça sıradan kişiler olarak karşımıza çıkıyor.
  Fransız yazarlardan oluştuğu için isimlerden cinsiyetlerini ayırt etmekte belki zorlanabilirsiniz, şayet ben zorlanmıştım. Zik ve Violette kız, Amos ve Satya ise erkek. Ben Satya'nın erkek, Zik'in kız olmasına şaşırmıştım.
  Kitap ismini Zik'in bölümünden almış. Mavi Kirazlar dizisi tahmin edebileceğiniz gibi dört kitaptan oluşuyor ve ilk kitap ismi Zik'e ayrılmış. Fakat şöyle ki, kitapta diğerlerinden farklı apaçık belirgin olan, farkındalık yaratan bir özelliği yok Zik'in, ve bölümünün. Neden ilk kitap Zik'in bölümünden alınmış, bilinmez.
  Kitap arka kısmında ''yıllarca saklanan ortak bir sır...'' ifadesi yer alıyor fakat serinin bu ilk kitabında bu sırra dair herhangi bir iz bulamadım.
  Kitapta her karakterin sıradan gençlik sorunları teker teker anlatılmış. Viollette merkezden uzak bir tatile gidiyor, Zik'in damda karşılaşıp tutulduğu esrarengiz bir çocuk var, Satya'nın da tutulduğu esrarengiz bir kız var, Amos'un ise bir telefon sapığı var. Hepsi de kendi sorunlarıyla boğuşmaktan grubun diğer üyelerinin sorunlarıyla pek ilgilenemiyorlar. Yani grupta hafif çatırdı var.
  Kitabın hoşuma giden yanı, belirgin bir zaman var ve kişilerin hayatları üzerinde ayrı ayrı hep bu zaman kapsamında duruluyor. Mavi Kirazlar grubunun buluşmaları ortak kısımlar, yani her karakterin bölümünde görülen kısımlar.
  Kitapta her karakterin başına birileri musallat oluyor. Olaylar da bu musallat olan kişi çerçevesinde gelişiyor. Hoşuma gitmeyen kısım ise bazı olayların çabuk gelişmesiydi. Yani mesela bir öpüşme sahnesi varsa, bence bu öpüşme sahnesine geçerken arada bir köprü olmalı. Böyle ''İşte öpücük geliyoooo'' hissi filan uyandırmalı. Ama öyle değildi, aniden oldu bittiye vurmuşlar. Sanki ''Aman ayıp kısımlar bunlar, geçelim bunları, fazla durmayalım'' dermiş gibi.

  Rippert ve Baffert'in betimlemeleri harikaydı. Aslında her yazarın betimlemesi, tasviri, benzetmeleri çok harikaydı fakat bu iki yazarın betimlemelerinde ayrı bir tat vardı. Fakat Rippert betimlemeleriyle ara ara boğdu beni.
  The Doors şarkıları, Emily D. alıntıları kitaba çok güzel bir tat katmış. Özellikle E.D. alıntıları bana şairi araştırmama hatta şiir kitabını almama neden olacak türden bir güzellikteydi.


  Genel olarak yorumuma gelirsek, kitap gençlik kitabı ve bu kitap savan gençlik kitaplarından değil. Demek istediğim, dolu bir kitap. Özellikle dört farklı yazarın özene bezene kendi karakterine odaklanıp yazmaları ve bir bütün oluşturmaları kitabın rengini belirleme de oldukça önemli bir faktör olmuş. Gel gelelim ışık hızıyla olup biten olaylar, saçma ayrıntılardan kocaman bir sır çıkaran kısımlar da hafif can sıkıcıydı.

  Kitap ON8 yayınevinden çıkmış olup çok sevgili dostum Mehmet Erkurt, Fransız aslından harika bir çeviri yapmış bulunmakta.



   Kitabı okurken fosforlu kalemimi elimden hiç düşürmedim. İşte fosforlu kalemimle renk bulan cümlelerden bazıları:
Sonsuza kadar aşkmış...haydi oradan!
I'll never look into your eyes... again.
Her coşku dolu ana karşılık, / Bir ızdırap borcumuz vardır; / Acı ve kararsız bir oranla, / Yaşanılan coşkuya.
Güneşi görmemiş olsaydım, / Gölgeye tahammül edebilirdim.  
Su, susuzlukla öğretilir.
Çünkü ayrılış, gecedir o.
Gitmek, bir miktar ölmektir ama ölmek, tamamen gitmektir. 

  Tavsiye edebileceğim harika bir gençlik romanı, gençlik dizisi! Sırf alıntılar için bile okunabilir...


Pazar, Kasım 3

32. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı

  Eminim hepiniz D&R'ı biliyorsunuz. Kitap, film, müzik marketçisi. Önceden sadece bir iki yerde vardı fakat şimdi yüze aşkın mağazasıyla o kadar gelir sağlıyor ki arada bir televizyon reklamlarında bile görebiliyoruz.
  İstanbul Marmara Forum AVM'deki D&R, Türkiye'nin en büyük ilk üçüne girmiş bir şubesi. O mağaza şubesinden daha da büyük devasa bir D&R hayal edin. Ama çok büyük olacak! Toplam on futbol sahası büyüklüğünde neredeyse! Sadece kitapların satıldığını hayal edin. Ek olarak bir de kitaplar türlerine göre değil, yayınevlerine göre dizildiğini hayal edin. Ettiniz mi? O halde 32. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'na hoş geldiniz!

  Fuara üç-dört senedir giden, kitaplarla haşır neşir olan bir öğrenci-okurum. Üzülerek söylemek isterim ki şimdiye kadar gittiğim en berbat fuar açılışına şahit oldum bu sene. Kalabalıktan ötürü söyleyecek bir şeyim yok bile! Maalesef ki geçen senelere oranla ziyaretçi sayısında bir düşüş gözlemledim açılış gününde. Ha, ilerleyen günlerde artabilir, orasını bilemem.
  
  D&R hayalimize geri dönelim. Birisine kitap sorarsanız eğer %80 oranla çalışan kişi o kitabı bilmiyordur. Tipsiz, bıkkın, 'Sıçayım kitabına, git kendin bul' bakışıyla, sistemden bakabileceğini söyler size. Peşinden gidersiniz sistem bilgisayarına doğru. İstediğiniz kitap yerli bir yapıtsa işiniz kolay fakat yabancı bir yapıtsa işiniz biraz daha zorlaşır çünkü yine %80 oranla çalışan sizden yazarın ismini ya da kitabın ismini kodlamasını ister. Ne edebi kişiliklere sahip bir çalışan...Öyle değil mi?
  O sistemden istediğiniz popüler kitabınızı bulduysanız ne mutlu! Tabii istediğiniz kitap biraz eski tarihlerde basıldıysa bu konuda da şansınız düşüyor haliyle. Küreselleşme popüler kültürün hakimiyetini de getiriyor sanırım. Kitabınızın fiyatı nettir. Normal, etiket fiyatıdır. Ne bir aşağı bir yukarı. Net. O tipsiz çalışan surata teşekkür ettikten sonra kasaya geçersiniz. Kitap kasası. Market kasası. Bakkal kasası. Ama veresiye olmadan. Kasa görevlisiyle para konuşursunuz. Başka ne konuşabilirsiniz o en az çalışanları kadar tipsiz suratla? Ödemeniz için kitap fiyatını söyler size kasa çalışanı. Kredi kartıyla da alsam aynı fiyat deyip iyice içine sokulursunuz küreselleşen dünyada kölesi olduğunuz kapitalizmin koynuna. Ödersiniz paşa paşa kitap paranızı ve yollanıırsınız marketten. Ne harika bir alışveriş deneyimi! Ne harika bir edebi ortam! Türkiye'nin gelişmesi için tam olarak ihtiyaç duyduğu şey bu(!)

  Yukarıda anlattığım alışveriş deneyimini alın ve Kitap Fuarına koyun. Evet, maalesef Kitap Fuarı olmuş size Kitap Marketi Zincirlerinin Toptan Dağıtım Yeri Fabrika Mağazası TÜYAP A.Ş. 
  Sınırlar belli. Edebi sohbet içine girmezler sizinle stant çalışanları. Gözlerinize bakarlar, ellerinize bakarlar, duygularınızı yoklarlar, kitap alacak mısınız diye... Yardımcı olacakları tek konu kitapların fiyatlarıdır. Fiyat konusunda da nettirler. Çoğu standın kasası bile var, siz ne diyorsunuz? Alacağınız kitaba karar verdiyseniz ''Lütfen kasaya ödeyin'' lafını işitirsiniz, kitabınızın barkodu okutulur, yol paranızı bile karşılamayan dilenci parasıyla eş değer bir ''promosyon'' indirim uygulanır kitaba, o da tabii ''alışveriş fişinize'' yansır ve siz o fiyattan ne aşağı ne yukarı bir para verirsiniz.

  Anayasanın 26. maddesindeki düşünce özgürlüğü hakkımı kullanarak, doğrudan hedef alarak söylüyorum bunu, İş Bankası Kültür Yayınları bana elli kuruşun lafını yaptı. Kitap alacaksınız ona göre dikkatli olun. Pazarlık payınız sıfır. Size ''Bizim cebimizden çıkıyor sonra'' diyorlar. Ayağınızı denk alın. Sarımsak, NTS abiniz şimdiden söylüyor.
  Fuara da indirim için gitmeyin. Tabii %20'lik bir indirimi indirim yerine koyuyorsanız gidin.
  Diyeceksiniz hiç mi iyi yayınevi standı yoktu? Vardı, olmaz olur mu? Büyük yayınevileri arasında Günışığı Kitaplığı, Pegasus Yayınevi, ON8 Kitap standlarına gidip çok güzel muhabbet edebilirsiniz. Bunun arasına Kaynak Kitap'ı da sokabiliriz. Fakat onun dışında kitap sohbeti edebileceğiniz bir standa uğramak bence güç. Çalışanların bakışlarını üzerinizde hissettiğiniz için doğru düzgün kitaplara bakabilmeniz bile zor... 

 Kitap Fuarına gideceklere ön bilgi olsun bunlar. Fazla umutlarla gitmeyin, yamulabilirsiniz. Gidip de ''Abartmış bu Sarımsak'' da diyebilirsiniz. Ben sadece karşılaştıklarımı aktardım. Sizin karşılaştıklarınızı değil.

   Gelelim işin indirim bölümüne. Gittiğim stantlarda hatırladığım kadarıyla indirim onları şu şekilde:
Kaynak - %25
Everest - %25
Can - %20
Doğan - %20
İş Bankası - %25
YKY - %25
ON8 - Kitapların büyük çoğunluğu 10 lira eğer dört kitaplık serileri set halinde alırsanız 40 TL yerine 35 TL
Pegasus - %25
April - %40

Şeklinde indirim bulunmakta. Ufak %5'lik yanılma payım olabilir, haberiniz ola. Salı günü tekrar gideceğim, indirim oranlarını güncelleyeceğim.
  İşin özü şu ki, indirim için gitmeyin fuara, kitaplarla bir arada olmak için gidin. Ve gitmişken ON8'e ve Pegasus'a mutlaka uğrayın!
  Görüşmek üzere!
  

Cuma, Haziran 21

Yazın İlk Kitabı!

  Yaza giriş için bu kitabın benzersiz olduğunu düşünüyorum. Şezlongda uzanırken elinize löp diye oturan cinslerde ebatları olan harika bir macera romanı...
  Kitabı bitirdikten sonra sağlam bir uyku çektiğimi söylemeliyim. Belki rüyamda benzer bir maceraya atılırım diye. Fakat bu tarz macera rüyalarda bile zor.
  Kahramanlarımız Kont Lada (Çik) ile Kont Koka (Maik) benzersiz bir yaz tatili geçiriyorlar. Berlin'de yaşayan bu iki genç Eflak yollarına düşüyor. Hem de çalıntı bir arabayla! E tabii başlarına gelmeyen kalmıyor... Polisler, arkalarından ateş açan amcalar, ayaklarını sakatlayan 'su aygırları'...
  İnsan imreniyor aslında. Şahsen ben imrendim. Daha reşit olmayan bu iki gencin tatillerini nasıl geçirdiğine bir bakın sonra dönüp bizim yaz tatilimizi nasıl geçirdiğimize bir bakın! Bir kere aramızda tonlarca cesaret farkı var. Benim arkadaşlarım daha otobüsle bir kıtadan bir kıtaya geçerken tırsıyorlar. Bana sorarsanız... Bu kitabın ana karakterleri arasında ben de olmalıydım! Takma ismim de Kont Noka filan olurdu.


  Her şeyi bir kenara bırakalım, ON8 yayınevinin kaliteli kitaplar çıkardığını, gerçek anlamda kaliteli kitaplar çıkardığını kabul edelim.
  Kitapta sizi sıkacak hiçbir şey yok. Satırlar su gibi akıp gidiyor. Zevkle okuyacaksınız eminim. Hem abartılı macera kitaplarından da değil bu! Yani ne bileyim, hani bir kaza geçiren çocuğun sağ bacağı tam kopmuşken ardından gelen bir kaza ile sol kolunun kopması gibi ''Höh, bu kadar da değil artık!'' dedirtecek olaylar yok. Bu bir artı.
  Ayrıca yazarın, Maik'in aşk duygularını başarılı şekilde işlediğini de söyleyebilirim. Bu da bir artı.

  Kitabımız küçük ebatlarda olduğundan bir de sayfa sayısı 280 olduğundan kitabın içeriğinden fazla bahsetmek spoilere girer aslında. O yüzden bu kitabı okuyun! Pişman olmazsınız.
  Kitabı okurken ara ara telefonumdan 8tracks uygulamasını açtım, uygulama eşliğinde kitabımı okudum. Size tavsiyem siz de öyle yapın. Özellikle 'A Hug and a Whisper' mixi kitabın geneline uyan harika bir mix. Tavsiyemdir!
  Goodreads puanım 5 üzerinden 4.5 aslında. Fakat ortalamasını yükseltmek amacıyla 5 verdim.

ARKA KAPAK YAZISI




 İnsanın, otoban polisi karakolunda sidikli ve kanlı bir halde oturmuş, ebeveynine dair sorular yanıtlaması da büyük ikramiye sayılmaz. Hatta işkence görmek işime bile gelirdi, o zaman heyecanım için bir gerekçem olurdu, hiç değilse.
 En iyisi çeneyi tutmak, demişti Çik. Ben de onunla aynı görüşteyim. Şimdi, yani artık zaten hiçbir şey etmedikten sonra.

 
Annesi alkol tedavisinde, babası asistanıyla sözde iş gezisinde. Maik, yaz tatilini evde tek başına geçirmek zorunda. Ancak, sınıf arkadaşı Çik çalıntı bir Lada'yla çıkagelince, çok uzaklara doğru haritasız, pusulasız bir yolculuk başlamış olur, ta ki...
 Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü'nü alan Wolfgang Herrndorf, yankı uyandıran romanında çağdaş bir Huckleberry Finn hikayesi anlatıyor!

Bulamadın mı?

DMCA Protection