Salı, Ağustos 28

Ateşi Yakalamak - Suzanne Collins | İnceleme

  Alevler İçindeki Kız kaş yapayım derken göz mü çıkardı acaba?
  Beni bu düşünceye iten Başkan Snow'un sinsi planları oldu tabii ki. İlk önce Peeta ile Katniss'in evliliğini istiyor. Bu, Katniss için bütün özgürlüğünün elinden alınması anlamına geliyor ne yazık ki. Her şeyden vazgeçmesi gerekecektir. Peeta ile sonsuza kadar bir 'oyun'nun içinde hapsolacaktır. Başkan Snow'un buradaki amacı kuşkusuz çıkması muhtemel olan isyanı bastırmak. Fakat Zafer Tur'unda, Rue'nun mıntıkasına geldiklerinde Peeta'nın teklifi ve Katniss'in söylediği, planda olmayan sözler ile ortalık iyice alevleniyor. Alaycı  Kuş, isyanı temsil eder hale geliyor adeta. Hal böyle olunca evlilik planının işe yaramayacağını anlıyor Başkan Snow ve ortaya Çeyrek Asır Oyunları'na galipleri gönderme planını ortaya atıyor. Bunun anlamı ise Katniss ve Peeta'nın da o Oyunlar'da yer alması ve muhtemel olan ölümleri...

  Kitaptaki asıl can alıcı noktalar ve heyecanlı bölümler bundan sonra başlıyor. Serinin bu kitabı, ilk kitabına göre bana daha durgun geldi. Hatta yarıda bırakmayı bile düşündüm. Ama herkesin bayıldığı bu seriyi bitirmek istiyordum. Çünkü insanların bu seride ne bulduklarını merak ediyordum. Aradığımı ben yine bulamadım, orası kesin.
  Kitap üç ana bölümden oluşuyor: Kıvılcım, İsyan ve Düşman.Beni etkileyen gelişmeler, İsyan bölümün ikinci yarısında başladı ve kitap sonuna kadar devam etti. Fakat bundan öncesi bana göre tam bir işkenceydi.

  Peki Çeyrek Asır Oyunları'nda neler oluyor? İlk önce şunu söylemeliyim ki kitabın sonunu tahmin etmeye çalışırken 'Acaba Peeta ölecek mi?' sorusunda ziyade aklıma daha çok 'Acaba ikisi, Katniss ile Peeta, nasıl kurtulacaklar?' sorusu meşgul etti kuşkusuz. Sanıyorum herkeste böyle olmuştur.
  Çeyrek Asır Oyunları'na gelecek olursak eğer Finnick'in yakınlaşmalarından elde ettiğim sonuca dayanarak   Katniss ile arasında bir şeyler olacağını sanıyordum. Fakat olaylar tahmin ettiğim gibi çıkmadı. Finnick'in ve 'diğerleri'nin başka bir planı var.
  Bu kitapta 13. Mıntıka'nın ismini duymaya başlıyoruz. E, ama 13. Mıntıka diye bir yer yok ki? Ya da biz mi öyle sanıyoruz? Olaylar pek sandığımız gibi değilmiş. 13. Mıntıka ile bir kaç düşünce ve planlamalar var. Serinin üçüncü ve son kitabında da bu planlamaları bol bol duyacağımızı zannetmekteyim.

  Kitabı genel hatlarıyla ele aldığımızda pek beğenmedim açıkçası. Herkesin bayıldığı bir seriye ben neden ısınamadım, bunu da bilemiyorum. Ama şu tartışılmaz bir gerçek ki, Suzanne Collins'in kurgusu gerçekten çok iyi. Katniss'in üstün zekası da su götürmez bir gerçek :)
  İlk inceleme yazımda biraz muhalefet bir tutum sergilemiş olabilirim fakat serinin biraz abartıldığını düşünüyorum... Okuduğunuz için teşekkürler!

  Kitabı İngilizce aslından çeviren Sevinç Tezcan Yanar ablamıza ve Pegasus Yayınlarına teşekkür ederiz. :)

Pazar, Ağustos 26

Emin Adımlarla...

  İlk önce siz Sarımsak sever arkadaşlarla güzel bir haberi paylaşmak istiyorum: Ön Okumalar gibi büyük bir sitenin blog yazarıyım artık. :)
  Olayın nasıl geliştiğine gelirsek eğer, geçenlerde Ön Okumalar'ın Facebook sayfasında 'Blog Yazarı Aranıyor.' başlıklı bir not gördüm. İnceledim filan, bir başvurayım bakalım dedim ve kabul edildim! Bu, hayallerimin peşinden adım adım ilerlerken büyük bir gelişme oldu gerçekten. Duygulanıyorum aslında. Böyle gerçekten yazar olacakmışım hissine kapılıyorum bu tarz gelişmeler sayesinde. İnşallah boş bir his değildir bu.
  Tabii bu gelişme beraberinde insanların tepkilerine ölçerek, ne kadar yanımda olduklarını anlama fırsatını da getirdi.
  Arkadaşlarım çoğu böyle bir bozuldu. Sanki beni layık görmüyorlarmış gibi. Şok oldular azıcık. Yazık, üzüldüm onların adına da tabii.
  Aileme anlattığımda ise böyle büyük bir 'Oğluma bak be!' gibi tepkiler bekliyordum. Ama hiçte umduğum gibi olmadı açıkçası. Bildiğin, normal bir şeymiş gibi karşıladılar. Ama tabii, onlar benim psikolog olmamı daha çok istiyorlar. Yazarlık nedir ki? Para mı var o işte?
  Yani anlayacağınız hayallerinizin peşinde koşarken, sizin yanınızda kimse olmuyor. Engeller oluyor, hem de çok fazla, fakat yanınızda hiç kimse olmuyor. Tek başınasınız. Motivasyon bakımından ya da desteklenmek açısından şansınız pek yaver gitmiyor ne yazık ki. Ama peki ya bu yolu geçtikten sonraki o aydınlık, o başarıya ne demeli? Bildiğin 'Güneşi gördüm.' durumu oluşuyor. Herkese, her şeye göğüs gererek bunu başarmış oluyorsunuz. Öz güveniniz yerine geliyor. Mutluluk, başarı...
  Her şeyin bir götürüsü, bir de getirisi vardır. Hayaller peşinde koşmanın da öyle. Bir getirisi bir götürüsü var.
  Kısacası, mücadeleci biri olduğunuz sürece, hayatta çoğu zaman başarılı olabilirsiniz.

  Peki ya ben blogta neler yazacağım? Okuduğum kitapların incelemelerini yapacağım. Bir kaç inceleme yazısı okudum, benim düşündüğümden biraz daha zor, biraz daha karışık gibi geldi bana açıkçası. Gözüm korktu birazcık. Ama korkunun ecele faydası yoktur :) İlk yazıyı bir iki güne yayınlamayı düşünüyorum. Hatta aynı anda bu blogumda da yayınlayabilirim. :) İlk kitap incelemesini ise Açlık Oyunları serisinin ikinci kitabı olan Ateşi Yakalamak kitabı ile yapacağım.
  Bu blogda yazmayı bırakacak mıyım? Hayır. Böyle bir şeyin olması söz konusu bile değil. Yani okullar açıldığı zaman sık sık yazılarım olmaz, fakat en kötüsü kitap inceleme yazılarım olur. Bu gösterim sayılarını azaltabileceğini düşünmekteyim fakat pek takmıyorum bunu eskisi kadar. Rakip olarak gördüğüm birileri yok sonuç olarak. Bugün Madonna'nın bir sözünü görmüştüm, diyor ki kraliçemiz: ''Tatmadığım iki duygu kin ve kıskançlık. Çünkü kıskanacak hiç kimseyi bulamadım hayatta.'' Az önce yazdığım -rakip olarak gördüğüm birileri yok- cümlesi de onun gibi oldu biraz. Kendini beğenmiş gibi, narsist gibi. Ama asla değil. Gerçekten değil.
 
  Son cümlelerimizi kuracak olursak eğer, bazı amatör yazarların yazılarını okuduğumda umutsuzluğa kapılıyorum, 'Ben bunlar kadar iyi yazmıyorum. Onlar yazar olmayı benden daha çok hak ediyorlar. Ya ben yazar olamazsam?' diyerek. Ama... 'Olurum inşallah.' diyerek geçiştiriyorum. Tutanacak bir dalım yok çünkü :) Neyse sevgili Sarımsak severler, siz olmadan ben bir 'H.(akan)İ.(lker)Ç.(etinkaya)'im, diyerek elveda diyorum efenim.

Pazartesi, Ağustos 13

Şu Hayat Oyununda Nihayet Level Atladım!

  Hayatta her zaman diğer insanlardan farklı olduğumu düşünmüşümdür. Özellikle akranlarımdan. Çünkü... Bilmiyorum, benim yaptığım uğraşları bir başka akranım yapmıyordu. Ya da hobilerimi bir başka akranımda göremiyordum. Peki ya sorun kimdeydi? Daha doğrusu ortada aranacak sorun var mıydı? Neden ben akranlarım gibi ya da hemcinslerim gibi futbol ile ilgilenmiyordum? Neden olgunlaşmamış davranışlarım yoktu benim? Yoksa ben öteki dünyadan bu dünyaya düşen bir 'düşmüş melek' miydim?

  Düşmüş melek? Ya da şeytan? Cidden neyim ben?

  Önceki yazımdan sonra ciddi anlamda kendimi daha çok olgunlaşmış, hayatın gerçekleriyle daha fazla yüz yüze gelmiş gibi hissetmeye başladım. Bu sebebi ise, hakkında sadece adını ve yaşını bildiğim 'ölü' bir kişi. Önceki yazımı okuyanlar Kenneth'ı hatırlarlar. 14 yaşında benim hayatımı etkileyen bir genç.
   Bazı insanlar bu kadar duyarlı olmamdan sıkılmış olacaklar ki ask.fm'den 'Sizce de şu zorbalık muhabbeti fazla da uzamadı mı?' demeye başladılar.
  Sanırım bir yerde hata yapıyorum. O akranım olan insanların benden farklı olduğunu unutup onları duyarlı olmaya davet ettiğim için hata yapıyor olmalıyım. Onlar ne anlar ki?

  Değiştiğimi hissediyorum. Olgunlaştığımı hissediyorum. İnsanlar için bir şeyler yapma isteği duyuyorum.Ve düşünceler doğrultusunda Kenneth'dan etkilenerek zorbalığı protesto ettiğim, Kenneth gibi yaş ortalamaları 18 bile olmayan gençlerin intihara teşebbüs etmelerini önleme amacı taşıyan bir 'kitap' yazmaya karar verdim.
  Büyük bir şey kitap yazmak. Uzun soluklu bir yolculuk. Yer yer araştırmak gerekir kitap yazarken. Cümleleri, kelimeleri büyük bir özenle seçmek gerekir. Blog yazıları gibi -oturdum, yazdım, bitti.- olayı yoktur. İddialı bir şeydir. Çok kitap okumak gerekir ayrıca. Farklı diller, farklı anlatımlar görmeli insan. Ve eğitim gerekli en önemlisi. Yani her isteyen kitap yazamaz. Yazar belki ama edebi bir değer taşımaz. Yazarlık sıfatını hak etmez. Mesela PuCCa... Yazar mı yani şimdi o? O yazarsa Tolstoy, Sabahattin Ali neyin nesidir?
  Eylül ayında çok istediğim metin yazarlığı kursuna başlayacağım. Okul dönemi gibi, sekiz ay sürüyor. Oradan edindiğim tecrübeler ile istediğim kitabı yazmayı planlıyorum. Sonrası meçhul, yayınevilerine başvuruları, hayal kırıklıkları, pes etmeme duygusu, yeniden başvurular derken bu kitabı bastırmak için uğraşacağım. En kötü ajans yoluyla para verip bastırırım. En azından evimin köşesine koyabileceğim bir kitabım olur. :) Ama tabii benim isteğim, büyük bir yayınevine başuru yaptıktan bir hafta sonra beni aramaları ve bana 'Hakan bey kitabınızı hemen basmak istiyoruz!' demeleri. Belki bir sansasyon yaratırım, kim bilir? :)

  Ah şu hayaller, ne güzeldir...

  ''Şimdi gerçek olan bir zamanlar yalnızca hayalimizdi.'' demiş William Blake ustamız. Bu cümleyi bir kitapta görmüştüm ve kendi çapımda bir ilke imza atarak, bu cümlenin altını çizmiştim.

  Bütün bu kitap hayallerine dalıp gitmişken blogum için bana bir reklam teklifi geldi geçenlerde. Ama bu bildiğimiz para kazandıran reklam tekliflerinden değildi; sosyal sorumluluk reklamıydı. LÖSEV vakfından gelmişti. Tereddüt etmeden reklamı kabul ettim. Dedim ya, bende bir olgunluk, insanlara yardım etme isteği aldı başını gidiyor. Kabul ettim hemen. Kardeşlerimiz için...
  Fakat reklam içeriğindeki yazıyı okuma fırsatını ancak ertesi gün elde etmiştim. Gönüllü üye olmaya davet ediyordu. Araştırdım biraz ve yılda sadece 20 TL aidatının olduğunu öğrendim. Bunun yanında gönüllü olarak yaptığın işlerin manevi boyutu var tabii. Göz arda edilemeyecek bir boyut bu. Küçük kardeşlerimizi ziyaret etmeye gittiğimizde o gözlerindeki ışıltıyı bir düşünsenize... Hayattaki her şeye değer o ışıltı.
  Gönüllü üye olmak için başvurdum. Reşit olmadığımdan dolayı kabul etmeyeceklerini düşünüyorum ama yine de başvurumu yaptım. Şansımızı denemekte fayda var. Henüz bir sonuç yok, beklemekteyim. :) Ama gelişmelerden haberdar edeceğime emin olabilirsiniz. LÖSEV'in gönüllü üyesi olmak benim için gurur verici bir şey olur.

  Ve sevgili Sarımsak severler, yukarıda anlattığım konularda yaşıtlarımdan kat ve kat duyarlı olduğum için kendimle gurur duyuyorum. Egoist birisi imajı görebilirsiniz bu cümlede, fakat inanın ki bu gurur duyma, o kadar mütevazi, o kadar içten, o kadar sıcak bir gurur duyma ki...

  Farklı olmak çoğu zaman iyidir, diyerek bu yazımı da burada bitiriyorum. :) İyi ki varsınız. Bu satırları okuduğunuz için size minnettarım!

DİPNOT: Önceki yazımdaki yazım ve dil bilgisi hataları hakkında söyleyecek bir şeyim var; yazıyı sabah 7'de yazmıştım ve fotoğrafları aktarırken çok büyük sıkıntı çekmiştim. O yüzden kurduğum cümlelerdeki hatalardan dolayı özür dilerim. Düzeltmeye çalıştığım zamanlar fotoğraf düzeni bozulduğu için, hatalarımı düzeltemedim ne yazık ki.



Pazar, Temmuz 29

Sözler Yeterli Olur Mu?


  Hayır bence yeterli olmaz. Lafla peynir gemisi yürümez. Birilerinin çıkıp, birazdan şahit olacağınız iğrençliğe, acı gerçeklere dur demesi lazım.
  Madonna konserinin etkisinden yavaş yavaş çıkmaya başladığım zaman 'Nobody Knows Me' backdropunu izlemeye ve ne anlatmak istediğini kavramaya çalışmam gerektiğine karar verdim. Yaşım gereği ne kadar anlarım bilemiyordum. Çünkü dünya çapındaki insanlar ve simgeler yer alıyordu. Ama en azından bir kelime bile bir şey kaparsam bu benim yararıma olur diye düşündüm. Ve Youtube'dan videoyu izlerken işte o bir kelimelik acı gerçekle yüz yüze geldim: Zorbalık.
  Fazla üzerinde durmayacağım bu kelimenin üzerinde ya da bu kelime etrafında gerçekleşen olaylar üzerinde. Yaşımın henüz küçük olduğunu ve şu anda bu konu hakkında söylediklerimin laf kalabalığından başka bir işe yaramayacağını düşünmekteyim. Ha ama ileride, psikolog olduğumda ya da bir yazar olduğumda bu konu hakkında fikirlerimi beyan etmekten hiçbir zaman çekinmeyeceğim. Fikirlerimle insanları ayağa kaldırmaya çalışacağım. Kitaplar yazacağım belki de bu konuyla ilgili. Ailelerin hikayelerini dinleyeceğim, onların yaşadıklarını, onlar izin verdiği sürece aktaracağım yazılarıma. Belki bir kitapta belki bir blog yazısında... Önemli olan su yüzüne çıkan fikirler, konular. Belki, şu anda fikirlerini ortaya artan bir çok kişinin olduğu yere, hapishaneyi boylarım ben de. Ama içim hep rahat olacak. Çünkü en azından bir kişi, milyarlık bir gezenden bir kişi, susmamış olacak.
  Bu blog yazısında okuldaki cinsel zorbalıktan intihar eden çocuk yaştaki insanların fotoğraflarını paylaşıp 'Rest in peace.' demekle yetineceğim.
  Bu blog yazısı, ileride bu konu ile ilgili araştırmalarımın, yazılarımın ve fikirlerimin mutlaka olacağının bir işaretidir.                        


                                           1. Asher Brown. R.I.P (1997-2010)


 2. Robbie Kirkland. R.I.P (1982-1997)



3.Seth Walsh. R.I.P (1997-2010)



4. Tyler Clementi. R.I.P (1991-2010)



5. Brandon Bitner. R.I.P (1996-2010)



6. Kenneth James Weishuhun.R.I.P (1998-2012)



7. Carl Joseph Walker-Hoover. R.I.P (1997-2009)



  Keşke sonunuz böyle olmasaydı. Keşke her şey yoluna girebilseydi. Keşke tek çözüm yolu olarak bunu seçmeseydiniz. Hiçbir zaman unutulmayacaksınız. Huzur içinde yatın.






Cuma, Temmuz 6

Toplu Taşıma Aracından Bildiriyorum.

  Bizim aşağı köşedeki düz liseye gitmeyip taa yedi durak sonra olan liseye gittiğim için pişman oluyorum arada. Ne için biliyor musunuz? Vallahi sırf yol parası için. Günde 2 TL yola gidiyor resmen. Bu ayda yaklaşık 60 TL eder.  Bunun yıllık giderini hesaplamak bile istemiyorum, istesem bile hesaplayamam da zaten.   Sayısal zekam iki senedir yok ortalıklarda. Terk etti beni. Ama dedim ben ona, gitme geri zekalı, ben sana kapitülasyon hakkı veririm Fransa'ya verdiğimiz gibi, deyince 'Demek sen tarihle daha samimisin ha?' deyip beni olaylarını tek tük, tarihlerini ise sadece 19..'lu kısmını bildiğim tarih bilgimle baş başa bıraktı.
  İlk paragrafta 10 yaşındaki Sarımsak'ın cümlelerini okudunuz. O kadar süper zeka ki 10 yaşında liseye gidiyor. Ben de 'Bu fırsat kaçmaz oğlum! Bu çocuğu alıp geleceğin Sarımsak'ı yapıp, soyumuzu devam ettirmeliyim.' dedim. Ortaya pek hoş şeyler çıkmadı gibi. Öhüüm. Her neyse.
  
  Asıl olaya gelirsek eğer, ya toplu taşıma araçlarını kullanan insanlar fazla anormal ya da anormal olanların hepsi bana denk geliyor. Birbirimizi çekiyoruz bence. İsyan edesim geliyor arada 'Nedeeen? Needeeenn bennn??'.
  Şimdi sizin için çok harika bir top3 listesi oluşturdum sevgili Sarımsak severler:

  3- Ne yapıyorsun sen amca?
 Geçenlerde arkadaşımla Optimum(Vazgeçilmez mekanım.)'da buluşacaktık, sinemaya gitmek için. Buz Devri 4'e gittik hatta. Güzeldi yani tavsiye ederim. Ben pek beğenmem animasyon filmleri ama güzeldi bu. 3'ü izlememiştim, o sırada Mamut'un çocuğu olmuş maşallah. Allah bağışlasın hangi arada seviştiniz hangi ara şey ettiniz vallahi helal olsun, bir filmde çocuğu yapıverdiler. Bu filmde de büyümüşte erkeklere asılıyor zilli.
 Optimum bize o kadar yakın değil tabii. Otobüsle gitmek gerek. Atladım otobüse, otobüste dolu gibi görünüyor filan ama hep o giriş kapısının oralarda duran sürtükler yüzünden öyle duruyor. Yoksa, hani arkasında ek bir kabin, vagon gibi bir 'ek' olan otobüsler var ya, hah işte onlardan.Baya büyük yani. Ama sanki bok varmış gibi dikiliyorlar giriş kapısının oralarda, yolda vermiyorlar. Ha bazıları çekilmeye çalışıyor filan ama popo maşallah popo değil bildiğin davul gibi olduğundan yer vermeleri işe yaramıyor. 50 kiloluk Sarımsak bile geçemiyor o popolar yüzünden. Durumun ciddiyetinin farkında mısınız!?
  Sonunda popoları atlatıp, yol vermeyenleri itip kakalayıp en arka kapının oraya ulaşabildim. İnsanların mallıklarından birisi de bu, arkaya kimse gelmiyor, kalabalık olduğunda bile sıkışıyorlar ortaya, adım bile atmıyorlar arka tarafa. Açıkçası işime geliyor. Ferah ferah takılıyorum vallahi. Yine aynı taktik ile geçtim ben arkaya. Bostancı durağına geldiğimizde otobüs durdu, inenler indi tam kalkacakken oturan adamlardan birisi, yaklaşık 40 yaşlarında, beyazlamış yerleri olan, çökmüş bir adam, bastı düğmeye. Pardon basmadı bildiğin abandı. Art arda bastı bastı bastı, ama durmadı otobüs. Son çare olarak ,korkulu rüya işte burada devreye giriyor, 'ARKA KAPIIIIII' diye bir çığırdı adam... Öldüm bittim ben. Kulaklıkla müzik dinliyordum, adam öyle bir bağırdı ki sanki son ses adamın sesini dinliyor hissine kapıldım. Daha da beteri adamın bağırırken açtığı ağzıydı. O ağız mıydı bilmiyorum fakat... Ağız gibi bir şeydi. Dökülmüş dişleri, ön dişlerin bir tanesi kalmış ki, keşke o da gitseydi, dedirtiyor insana. O derece kötü.
 Sonuca gelirsek eğer, otobüs DURMADI!

  2- 'Yaşlısı var, genci var..'
 Genellikle insanlar sabahları ayılamazlar, kendilerine gelemezler, fakat bu karşılaştığım insancıkta olay tam tersi işliyor gibi.
 Bir akşam, iş çıkışının olduğu saatlerde, bir yerden dönüyorum, eve gideceğim. Her otobüs kalabalık. Bekle Allah bekle, boş otobüs gelmiyor. Ben de pek sevmem dolu otobüslere binmeyi. Kim kime dum duma. Arka tarafa da ilerleyemiyorsun zaten. Beklemekten sıkıldım ben artık. Geçte oldu baya. Orta düzeyde kalabalık olan bir otobüse atladım, ama orta kapıdan atladım. Ön kapı dolu olduğunda, şoförün orta ve arka kapıları açmasıyla birlikte insanlar buralardan biniyorlar genelde. İşte ben de atladım orta kapıdan içeriye. Akbili uzattım birisine, bu da 20-25'li yaşlarda mal birisinin tekiydi, hani elden ele gitsin bassınlar bana geri versinler diye. Adama uzattım işte, böyle bir mallaştı afalladı bir şeyler oldu adama. 'Ne yapayım?' dedi bana. Böyle deyince ben de bir mallaştım. Yani akbil bu sonuçta. Ne yapabilirsin ki bunu? Adamın ne tür fantezileri olduğunu merak ediyorum hala. Ben tabii hemen silkindim filan 'Uzatıp basar mısınız?' dedim. Adama sanki 'Omzuna çıkayım mı? Burası çok dar be abi.' demişim gibi tip tip bakmaya devam etti. En sonunda: 'Al kendin bas, önde yaşlısı var genci var.' gibi bir şeyler saçmaladı. Ben bu sefer sinirlendim! 'Hay senin fantezilerine de, sana da!..' diye saydırdım içimden. Sonra bu cümleler dışarıya 'Yani elden ele uzatacaksın, basacaklar. Bu kadar zor mu?' diye çıktı. Öyle aradan adamlar katıldı tartışmaya, falan filan derken sonunda başka birisiyle akbili gönderdim. Adama arada tip tip baktım, bir kaç beddua sıraladım.
 Umarım artık yaşamıyordur.

 1- Azmini yerim ben senin.
 Ben yine Optimum'da sürttüm geçenlerde. Saat 4-5 gibi dönüyorum artık eve. Atladım 21U - Uğurmumcu otobüsüne. E5 üzerinden ilerliyoruz biz, kaçırmayayım durağı diye durağın olduğu yerlere bakıyorum camdan. Tıngır mıngır ilerlerken son iki durak kaldı benim inmeme, durdu bir durakta otobüs. İnen indi, binen bindi derken ilerlemeye başladı. O sırada halis mulis Türk göbeğine sahip olan amcanın teki durağın merdivenlerinden inip otobüse yetişmek için koşmaya başladı ama nafile. Durmadı otobüs. Bastı gitti. Adam arkasından saydırdı tabii el kol hareketi yapa yapa. Ben de içimden takılıyorum adama 'Geçmiş olsun amca ehe.' filan diyerek. Sonra diğer durağa geldi bizim otobüs. Bir baktım, böyle kısa süreli bir şok geçirdim. İnene kadar kendime gelemedim.'NASIL YANİ?' filan oldum ben. Bir baktım, AYNI ADAM YİNE KOŞUYOR! İnanamadım. Gözlerimi açtım böyle, inanamadım yani. Aynı adam yine koştu koştu atladı bindi bizim otobüse. Kendi kendime 'İşte azim budur!' diyerek tabiri caizse 'kendi göt oluşumu' kıvırma olayına giriştim. Ama anladığım kadarıyla adam otobüse yetişmek için minibüse binmiş. İŞTE AZİM BUDUR! 

Pazar, Haziran 24

Bir Film İzledim, Hayatım Değişti.

   Julia & Julie. Bilmiyorum kaç kişiniz izledi bu filmi, ben de yeni izledim ama etkilendim baya. Julie'nin blogundan etkilendim en çokta. Yani 'Keşke ben de böyle bir şeyler yapabilsem!' olayına filan girdim. Julie, Julia'nın yemek kitabındaki tariflerleri yapmaya ve bunları günlük olarak internete yazmaya karar veriyor.Böylece 365 günde 500'e aşkın yemek tarifi yapıp bunları günlük olarak internetteki bloguna yazıyor ve New York Times'a bile haber olacak kadar ünleniyor! İşin can alıcı noktası ise, bu film gerçek bir hikayeden alıntı!
 
   Yani bu inanılmaz bir şey! Bilmiyorum, çok heveslendim fakat böyle bir şey yapabilmek için çevrem yok. Gerçi Julie'nin de çevresi yoktu. Fakat, nasıl desem, Türkiye'de böyle bir şey yapmak kolay mı Allah aşkına? 'Ergen işte, peh.' yorumlarından başka bir şey beklemiyorum açıkçası. İnsanın önünü kısıtlıyorlar. Ve bir çok kez benim de kısıtladılar. Ama siz siz olun kimsenin sizin fikirlerinize karşı gelmesine izin vermeyin. Pişman olabilirsiniz.
 
    Mesela benden bir örnek vereyim. Bu yazıyı okuyacağını bildiğim halde ve bana alınacağını (belki belli etmese bile..) bildiğim halde bunu anlatacağım. Eğer anlatmazsam bu sefer yine bir kısıtlama söz konusu olur aslında.
    Şubat aylarında tutturduğum Converse sırt çantasını hatırlıyor musunuz? Agresif agresif yazılarım bile var onunla ilgili. Onu bir arkadaşımla almaya gittiğimizde, renk olarak turkuaz renginde çok takılmıştım. Adeta onu istiyordum.Ve arkadaşım bana 'Turkuaz rengini genelde kızlar takıyor, bence siyahını al.' dedi ve ... Siyahı aldım. Bir kaç ay sonra aynı çantanın turkuaz rengini bir erkekte gördüm. Ve o an içimde kopanları anlayabilmeniz gerçekten imkansız. Tarif etmek imkansız. Pişmanlık vardı bir kere! En iğrenç duygudur zaten şu pişmanlık.
     Demek istediğim odur ki sevgili blog okurlarım, asla ama asla kimsenin etkisinde kalmayın. Tavsiye alın, ama tavsiyelerin kölesi olmayın.

    Filme geri dönecek olursak, Julie gibi olmak isterdim. Yani bir idolünüz var ve o idolünüz yolunda ilerliyorsunuz ardından 'BUMM' hayatınız değişiyor! Julie gibi olmak isterdim bir yandan, bir yandan da Julia gibi insanlara ilham vermek isterdim. Aslında ilham veriyor gibiyim de. Egomu tatmin etmek gibi anlaşılmasın ama bir çok insanın blog açmasına sebep olduğumu düşünüyorum. Yavrucuklarım gibi görüyorum ben onları. Rekabetten öte 'Oy canım benim sen de mi açtın kuzum? Yerim.' gibi anne sevgisi belirliyor içimde. Çünkü eminim ki bir blog bile olsa, o blogun açılmasına sebep oldum.

   Ama belki bir gün Julie gibi ünlü bir blog yazarı olabilirim, kitap yazabilirim ve insanlar bu satırları okurken 'Vay be, amatör yıllarında bunları yazmış ha?' demelerini sağlayabilirim.
   Hayalleriniz yoksa, yaşamak için bir nedeniniz de yok bence.

'I'm not cocky, I just love myself.' diyerek noktayı koyayım o halde.

Pazar, Haziran 10

Madonna Günlüğü!

   Perşembe, yani 7 Haziran günü bu zamana kadar geçirdiğim en güzel,en özel,en anlamlı günlerden birisi oldu benim için. Müziğin kraliçesi, yaşayan efsaneyi canlı canlı sadece 25-50 metre uzaktan görmekle kalmayıp yaklaşık iki saat boyunca canlı canlı dinleyip o muhteşem şovlarına tanıklık ettik. Bugün hala konserin etkisindeyim çok fazla. Her beş saniye de bir dünkü konseri hatırlıyorum ve mutluluktan havalara uçasım geliyor. Adeta içim içime sığmıyor. Mutluluktan ağlayasım geliyor. Yani hani anlatılmaz yaşanır diyorlar ya,o şey bu olsa gerek.
 
   Şimdi ilk önce Doritos'un tezahürat yarışmasına hırs yapıp katılmıştım. VIP bilet dağıtıyordu hayvanlar. Sahne önü sandım ben tabii. 'Oha lan! VIP bildiğin!!' diyerek katıldım, ve diğer yarışmalarda kazanan Merve abladan bir de Demet Akalın şarkılarından yardım alarak VIP bilet kazandım.Ama bizim biletlerimiz var, ve İpek'le gideceğiz. E şimdi VIP kazanınca anneminde gelmesi olayı filan çıktı. Ben VIP girip girmemekte kararsız kaldım falan filan derken dedik ki İpek'in adına da katılayım ben bir. Sonra yine Demet Akalın sayesinde İpek'e de VIP bilet kazandık. E elimizdeki biletler ne olacak? Satalım dedik ilk önce ama İpek'in annesi gelecekmiş, o halde benim de annem gelir dedim ve annelerimiz bizim saha içi biletlerimizi aldılar. Şanslılardı bence!
    Konser gününe gelirsek eğer, İpek'le ben manyak gibi sabahın 10.30'unda buluştuk. Ama yani sıra olur diye tahmin etmiştik. Etkinlikler 12'de, kapı açılış 18:30'da konser de 21:30'da başlıyor. (Gerçi Madonna 22:15'de çıktı sahneye) Biz oraya 11:30'da geldik.Yarım saat bizi almadılar etkinlik yerine. İpek aç, ben de açım öldük açlıktan. Neyse sonra girdik sonunda ama kimse yer yurt bilmiyor, Doritos standını soruyoruz birisi oraya gönderiyor, birisi diğer tarafa gönderiyor.Ne diye koymuşlar o insanları ben anlamadım valla. Zaten stada filan girerken pek öyle detaylı arama yapmadılar, şaşırdım. Galiba 'O kadar parayı veriyorlar bir de olay mı çıkaracaklar?' diye düşünmüşlerdir benim gibi. Olay da çıkmadı hani.

    Neyse, biz konser gününe kadar kazandığımız VIP biletlerin sahne önü mü yoksa 2. kategori mi (Facebook admini 2. kategori demişti, ama arkadaşıma müşteri hizmetleri sahne önü demiş.) bilmiyorduk. Aldık kazandığımız biletleri baktık ki 2. kategori, tribünlerde oturulacak yerlerden. Lan nasıl eğleneceğiz diye düşünmedim değil.
    Konser zamanına kadar tanıştığımız insanlar oldu, ana - oğul vardı, sonra iki tane kız vardı. Çok tatlılardı hepsi. Çok cana yakınlardı. İnsanların ortak noktada birleşmesi çok güzel, inanılmaz hoş bir durum. Konsere kadar yemek yedik, bir ice tea ve sandviçe 14 TL bayıldık. Madonna'nın lisanlı tişörtlerinden aldım ben 50 TL bayılıp. Öyle biraz oturdu yani.
   Neyse, sonra annemler geldi sıraya girdiler dediler ki 'Bence pişman olacaksınız değiştirelim isterseniz.' dedi filan. Aslında benim işime gelirdi. Fakat annemler hem sıranın arkasında kalmışlardı hem de İpek illa VIP diye tutturdu. VIP'e girdiğimiz an zaten bir hayal kırıklığı oldu.... İnanılmaz bozuldum ben. Bizim oturduğumuz tribünlere hep Doritos'tan kazanları koymuşlar zaten anam hepsi odun! 2-3 kişi de Madonna tişörtü var, hemen hemen hiçbirinde bir heyecan yok, bir hayranlık yok. Çok pişman olduk biz. Hani yani eğlenmek hoplamak zıplamak istiyoruz. Onu geçtik oturduğumuz, adı VIP olan tribünler sahneye inanılmaz uzak! Neyse, uzun uğraşlar sonrasında görevli adama durumu anlattım 'Biz genciz abi, eğlenmeye geldik. Böyle olduğunu bilmiyorduk. Saha içine insek olmaz mı? Hep saha içi bilet fiyatları daha ucuz yani pahalı yere gitmiyoruz. Lütfen abi?' filan gibisinden bir şeyler söyledim sonra adamın birisi aralardan bir yerlerden kaçabileceğimizi söyledi ve nereden kaçacağımızı gösterdi, zaten saha içine giriş yeriyle bizim tribün yan yanaydı. Kaçtık biz de saha içine! Bir mutlu olduk bir mutlu olduk ki sormayın. Sonra yavaş yavaş öne ilerledik filan ve Madonna! Madonna'nın nasıl olduğunu anlatmama gerek var mı? Süper olduğunu biliyorsunuz zaten. Kadın resmen yaşayan efsane. Süperdi. Konser hiç aklımdan çıkmıyor. Mükemmeldi. Bir göğsünü açtı konserde. Born This Way'in Express Yourself şarkısına benzemesine güzel bir gönderme yaparak sırayla  Express Yourself/Born This Way/She's Not Me şarkılarını söyledi. İnanılmaz deli bu kadın! Turn Up The Radio şarkısında tek havaya giren bendim bunu da söyleyim. Yani bu insanlar niye gelmişler ben anlamadım zaten. Mal gibi durdular anca. Bakmaya gelmiş onlar sadece. Eğlenmeye değil. Ama sahne önündekiler inanılmaz havaya girdi, Madonna ellerini tuttu filan çok güzeldi. :( Bir daha sahne önünden almak istiyorum.
    Çıkıştı da çok acıktık biz yine, annelerimizi ikna edip Beşiktaş'daki 24 saat açık olan McDonald's'a gittik. Çok iyi oldu valla. Eve gece 3'te gidebildik anca. Sabah 10:30'da buluşmuştuk yani yaklaşık 18 saat dışarıda idik. Bu da kendi çapımda saçma bir rekor olmuş oldu.
    Ertesi gün okula geç kaldım tabii. Saçma karne şeysi işte. Gereksiz filan. Ama karneye yetiştim yani.
    İşte Madonna konseri böyle geçti. Umarım bir kere daha gelir. Sahne önünden almak için çok uğraşacağım.

LUV MADONNA!

Bulamadın mı?

DMCA Protection