Cumartesi, Şubat 23

Saatten Saate Notadan Notaya

           ''İnsanlar geniş odaları ve minicik pencereleri olan evlere benziyor.''


simon homo sapiense karşı ile ilgili görsel sonucu
  Yetişkin biri olmama rağmen hala küçük ergen çılgınlıklarında bulunduğumu düşünüyorum, açıkçası. Bir kitaba ya da filme, bazen de her ikisine aynı anda taktığım o küçük ergen patlamaları... Bu yazımın sebebi de bu patlamaların bir tanesinde ortaya çıktı. 

  Simon Homo Sapiens'e Karşı kitabından ve biraz da film uyarlamasından bahsedeceğim, bu yazıda. Arka planda tabii ki Elliott Smith şarkıları dönüyor.

  Sanırım ilk önce yazımın başlığından bahsetmem gerekiyor. Orijinali 'hour to hour, note to note' olan bu söz Elliott Smith'in Waltz #2 şarkısının sözlerinden. Ana karakterimiz anlayacağınız üzere tam bir E. Smith fanı ve anonim mail adresi olarak da bu şarkı sözünü kullanıyor. Etkilendim mi? Fazlasıyla ve nedensizce.


  Hadi baştan başlayalım. Orijinali Simon vs. the Homo Sapiens Agenda olan kitap bir LGBT romanı. Etiket eklemesi yapacak olursam, evet, teenager bir roman. 17 yaşındaki Simon'ın bir sırrı var. Gay olması. Bir gün, okuduğu lisesinin Creeksırları isimli Tumblr sayfasında eşcinsellikle ilgili anonim birisi tarafından yazılmış bir yazı görüyor. Ardından 'yalnız' olmadığını düşünerek yazıyı yazan kişiyle, Mavi'yle, iletişim kuruyor ve aralarında mailleşmeler başlıyor. Kitapta bu mailleri okuyabiliyoruz ve sanırım benim en çok hoşuma giden kısımlar bunlardı. Çünkü... Bilirsiniz, ikisi de asla birbirlerini tanımıyor. Ama en çok birbirlerini tanıyorlar. Çünkü her şeyi konuşabiliyorlar. Saklanmadan, içtenlikle ve anonim olmanın verdiği cesaretle. Tabii ki sonrasında aralarında bir çekim başlıyor ve bence aşkın en muhteşem olanını tadıyorlar. En saf halini. Kim olursa olsun asla sevmekten vazgeçmeyeceklerinin bilinciyle. Aynı zamanda doğal olarak içlerinde bir korku da var. Birbirlerinin kim olduklarını öğrenirlerse karşı tarafın onu sevmekten vazgeçeceğini düşünüyorlar. Ama ikisi de kendi içlerinde biliyorlar ki o vazgeçen taraf asla kendileri olmayacak. 


  Simon'un anonim ismi Jacques. Fransızca bir isim ve aslında kitapta okuduğunuzda öğreneceğiniz üzere kimliği hakkında büyük bir kopya veriyor. Fakat Simon'un tek açığı bu değil. Hemen kitabın başlarında göreceğimiz bir tehditle karşılaşıyor. Okul bilgisayarında maillerini kontrol ettikten sonra hesabından çıkış yapmayı unutuyor ve kendisinden sonra bilgisayarın başına geçen Martin, Jacques ile Mavi'nin maillerini görüyor. Bunun üzerine ise Simon'a şantaj yapıyor. Kimliğini ve maillerini açıklamaması karşılığında bir isteği var... (O isteği de söylemeyeyim artık.) Simon boyun eğiyor mu? Evet. Korkusu var çünkü, Mavi'yi kaybetmek...

  Uzun süredir bu kadar saf aşkı anlatan bir roman okumamıştım, açık olmalıyım. Okuduğunuzda biliyorsunuz ki, o aşk gerçek. İnsanın tüm vücudunda, tüm sinir uçlarında hissettiği bir aşk vardır. Sanki yaşamınız onun için adanmıştır, sanki siz onun için var olmuşsunuzdur. Onun dışında yaşamın hiçbir önemi kalmamıştır. Hiçbir gerçekçiliği yoktur, onsuz. İşte, tıpkı bunun gibi hissediyorsunuz okuduğunuzda Mavi ile Jacques aşkını. 

simon homo sapiense karşı ile ilgili görsel sonucu

  Yazıyı daha fazla romantik hale büründürmeden kitap-film kıyaslamasına geçiyorum. Kitabı okumadan uyarlamasını izlemeyen o muhafazakar kesimdeyim ben de. Bunun gerekliliğini ve önemini sonuna kadar savunacağım çünkü haklılığım bu kitapta ve uyarlamada bir kez daha kanıtlandı. Kitabı bitirdikten hemen bir gün sonra izlediğim uyarlama filmi sonrasında diyebilirim ki, keşke sadece kitabı okumuş olmakla kalsaydım. Kitabın ruhuna bu kadar aykırı filmle karşılaşacağımı hiç mi hiç tahmin etmiyordum çünkü. 

  Konu hakkındaki muhafazakarlık düzeyim o kadar yüksek ki, kitaptan değiştirilen bir replik bile (atılan değil, değiştirilen) her şeyi bozuyor gibi geliyor bana. Love, Simon filmi maalesef ki kitabın ruhunu altüst eden bir filmdi. Uyarlamayı izlemeden önce çalma listelerini kurcaladım biraz. Çünkü kitapta bolca şarkılar, şarkıcılar geçti. Doğal olarak hepsinin filmde olduğundan emin olmak istedim. Fakat sadece Simon'ın odasına yerleştirilmiş Elliott Smith posterinden başka hiçbir şeye gönderme yapılmamıştı. İşi biraz daha büyütüp Jacques'ın mail adresini değiştirmişlerdi. Biraz daha büyütüp diğer karakterlerin kişiliklerini alt üst etmişlerdi. Yani sadece ve sadece kitabı bir zemin olarak kullanmışlar, geri kalanını kendilerince inşa etmişlerdi. Ama olmazdı ki. Mavi'nin asla yapmayacağı şeyleri filme yerleştirerek kitaba ve kurguya hakaret etmiş olursun, hepsi bununla sınırlı kalır. Yani, her şeyi berbat edersin. 

  Bütün olarak bir değerlendirme yapacak olursam eğer, müthiş samimi ve gerçek bir romandı. Simon'ın bir karakterden ibaret olduğunu inkar edecek kadar etkileyiciydi benim için. 
  Kitabı bitirdikten sonra romanı tarayarak bahsi geçen şarkıları not alıp sizinle paylaşmak istedim. Fakat yazıyı yazmadan önce bu taradığım listeyi internette de görmem biraz moral bozucu oldu. Önceliği kendi çıkardığım listeye vererek sizinle müthiş playlisti paylaşıyorum. İyi okumalar ardından iyi dinlemeler, Sarımsak severler!

               ''Sen varsan, ben tamamen varım,''


Simon Homo Sapiens'e Karşı Kitap Playlist'i

Simon'a baktığımda kendimi gördüğüm zaman onun The Smiths dinlediği zamanlar.
Arada Kid Cudi dinlemişliği de oldu. Çok ciddiye almasam da, 
Sufjan Stevens dinlediği zamanlar Call Me By Your Name göndermesi hissettirdi, 
Küçükken tam bir Passion Pit delisi olması ise tam anlamıyla ortak noktamızdı,
Bir de Fleet Foxes dinler ve tam bir Tegan and Sara fanıdır. 
Son olarak da laf arasında Rilo Kiley ve Jenny Lewis isimleri geçmişliği oldu.

Bunlar dışında direkt bahsettiği şarkılar ise,
Otis Redding - Try a Little Tenderness
The Cure - Just Like Heaven 
Pink Floyd - Wish You Were Here
Ve tiyatro oyununda geçen Billie Jean ve Somebody to Love klasikleri,

Hepsinden öte... Elliott Smith tabii ki kitabın karakterini oluşturan ögelerden birisiydi. Tüm şarkıları ve belki özellikle Waltz #2.

Pazar, Ocak 13

Çaylak Sarımsak Yurtdışında (Türkiyeli Bölüm 2)

  Merhaba Sarımsak okurları.
  Yedi yıldır ilk defa blogumda iki kısım halinde bir maceramı anlatıp yazımı yazıyorum. Çok dengesiz bir ruh haline sahip olduğumdan böyle bir şeye bu zamana kadar kalkışmamam iyi olmuş aslında. Çünkü ilk yazımdaki o nefretten o öfkeden şu an eser yok. Böyle de dengesiz bir yazarım işte, n'apcan...
  Kocaman bir dört ay sonunda, Erasmus sonunda Türkiye'ye, İstanbul'a döndüm. Memlekette bir şey değişmemiş. (Dört ayın uzay mekiği filan mı görmeyi düşünüyordum sanki) Ama inanın bölüm bir yazımdaki ile şu anki yazım arasında geçen sürede ben değişiverdim. Bir şeyler oldu böyle bir garip oldum. Adapte olamadım sanırım hala.
  İşin daha da vahimi koskocaman bir boşluk içerisindeyim. Çünkü Erasmus'un bitişiyle eş zamanlı olarak üniversite hayatımda bitiyor. Mezun oluyorum, anlayacağınız. Hal böyle olmuşken kısa vadede ne yapacağım konusunda bir fikrim yok. Tabii bunları bir kenara bırakırsak garip hissediyorum diyebilirim. Sanki uyuduğumda sabah odamda uyanmayacakmışım gibi. Ya da bir haftalık tatile gelmişim de sonra geri dönecekmişim gibi. Garip olan şey aslında benim garip hissetmem değil. Garip olan şey benim garip hissetmeyeceğimi düşünmüş olmam. Çünkü ilk yazıdan biliyorsunuz, biraz 'hararörörö' gibi bir tavrım vardı. Şimdi süt dökmüş kedi gibi 'Ee ne olacak şimdi?' modundayım.

     KOSKOCAMAN BİR BOŞLUK. Bunun sinir bozucu kısmı, bu boşluğun anlamı olması. Her neyse efendim... Daha duygularımı toplayıp ne hissettiğime karar veremedim. Elbet bu da geçer diyeceğim de biz neleri neleri atlatamadık bunu mu atlatacağız demekten de alamıyorum kendimi.
  Bahsettiğim üzere alt başlıklarla bir Erasmus yazısı yapalım o halde!!!!!

DERSLER MERSLER?
  Pooooosss. En iyi şekilde özetlenmiş haliyle budur, Sarımsak severler. Bilen bilir, felsefe öğrencisiyim. Üstelik son sınıfım. Bunun anlamı şu ki, son sınıfın son döneminde Hegeller, Nietzscheler, Marxlar işleniyor. Diyeceğim, Çağdaş Felsefe Tarihi'nin babalarını görüyoruz. Pardon, görüyorlar. Ben de Erasmus'ta dört aydır sınıfta homofobi tartışmalarına gözlerimi devirerek tahammül etmek zorunda kaldım.
  Hiçbir felsefe dersimin olmayışının mükemmel acısından daha beter bir acı varsa o da aslında hiç 'ders' denilen şeyin olmaması acısıydı. Toplam beş dersimin dördü sosyoloji dersiydi ve BOMBOŞTU. Akademik açıdan hiçbir getirisi olmayan metinler, makaleler ve tartışmalar vardı. Gel gelelim saçma salak sunumlar yaparak tam puan alabileceğiniz bir ortam mevcut. Yani, ortalama kasmak isterseniz, başta Polonya olmak üzere bütün Erasmus yapılan ülkeler buna gayet uygun. Ama yok efendim, benim derdim kendimi geliştirmek bir şeyler öğrenmek derseniz, yallah hiçbir yere. Oturun oturduğunuz yerde okulunuzun akademik eğitimine şükredin. Derdiniz itlik piçlik ise yallah Erasmus'a derim o zaman.

GEZİLER MEZİLER NASIL OLUYOR?
  Ananızın karnınızdan şanslı piç olarak doğduysanız bir euroya (evet evet evet) bin kilometre öteye uçakla gidebilirsiniz. Doğuştan değil ama yine bir iki şansınız varsa beş euroya filan da FlixBus denen naallleeettt otobüs firmasından bir yerlere gidebilirsiniz, benden söylemesi. FlixBus, Avrupa'nın en geniş ulaşım ağına sahip bir firma. Yakın zamanda Polonya firması olan PolskiBus'ı da alarak iyice kazıkçı kapitalist bir bok olma yolunda emin adımlarla ilerliyor ama eğer paranız varsa ulaşım açısından tercih edilebilir. Çünkü otobüs terminalleri genelde şehirlerin merkezlerinde oluyor. Bunun anlamı şu, siz bir euroya uçak bileti aldığınız için havalara uçarken havalimanından merkeze yirmi euro vermek zorunda olduğunuzu duyduğunuzda uçtuğunuz havalardan yeryüzüne zorunlu iniş yapıyorsunuz. Benden söylemesi bakın efendim sonra yok ay şöyle böyle olmasın. Sarımsak söylemedi etmedi demeyin.

ERASMUS BİR SUDUR, KUDUR ALLAH KUDUR
  Gelelim son bölüme... Sevgili Sarımsak severler, eğer ki büyük şehirlerde yaşadıysanız, yaşıyorsanız, Erasmus'a gelince her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsa her türden insanla karşılaşabiliyorsunuz. Bu elbette farklılıkların farkına varmak açısından olumlu bir nokta olurken, 'burası nasıl bir ortam la' modunda da olabiliyorsunuz.
  Birilerini yermek, küçümsemek amacıyla söylemiyorum bunları fakat günlük hayatında yapmadığı, yapamadığı dönünce de muhtemelen yapamayacağı aklınıza gelebilecek her türlü şeyi özgürlükler fırsatı Erasmus'ta yapma fırsatı buluyor insanlar. Bunda yadsınacak bir şey yok elbette. Fakat Erasmus'a gelme amacınız bu değilse, yani şundan bahsediyorum, yapmak istediğiniz şeyleri az da olsa yaşantınızın herhangi bir döneminde yapabiliyorsanız ve sizin tam aksi yöndeki insanlarla bir arada kalıyorsanız işler biraz sıkıcı oluyor. Ne demek istediğimi anlayan anlamıştır. Özeti de, gerçekten bana göre 'Erasmus bir sudur, kudur Allah kudur'



  Parçalar halinde yazdığım bu yazımı burada bitiriyorum efendim. Erasmus maceralarınızı yoruma yazarak benimle paylaşırsanız severek okurum! Daha sonraki yazılarda daha mükemmel konularda buluşmak üzere...














Pazartesi, Haziran 11

Çaylak Sarımsak Yurtdışında (Bölüm 1)

  Merhaba Sarımsak okurları! Yaklaşık dört aydır yurtdışında Erasmus yapan bir Sarımsak olarak sizlerle buluşuyorum! Az önce son sunumları hocaya mail attım ve Erasmus'un yüzde doksanının sonuna geldim. Türkiye'ye dönmeden kilometrelerce öteden bir yazı yazmak istedim. Tabii döndüğümde daha kapsamlı bir yazı yazmadan bu işi geçiştirecek değilim, bilirsiniz.

  Efendim, beni bilen bilir; dünyanın en memnuniyetsiz insanlardan birisiyimdir. Bunu beni bilmeyen dahi bilebilir. O kadar nam salmıştır bu özelliğim. E hal böyleyken, Erasmus'a gelirim de memnun kalır mıyım? K A L M A M. Zira öyle de oldu. Her gün ama her gün çocukluk hayallerimin bir sayfasını yaktım. Gün geldi, çocukluk hayallerimin cildini yaktım. Derken, hayal kırıklıklarıyla dolu bir 'şimdi'den geçmişe hüzünle baktım. Ne kadar hayalperest olduğumu düşünüp duygulandım.

  Abartıyor değilim Sarımsak severler. Hem de hiç abartıyor değilim.

  Ben yurtdışı hayalleriyle büyümüş bir insanım. Dünyanın her yerinin yaşadığım yerden, yaşadığım ülkeden daha iyi olacağını, bırak daha iyi olmasını mükemmel olacağını düşünerek büyüdüm. Sonuç ne mi oldu? Sonuç: Her gün 'Ölürüm Türkiyem' türküsünü söyledim içimden.

  Memnun kalmama nedenim hakkında kısa bir özet geçmek istiyorum.
  Bir insanın kendini geliştirmesinin haricinde yaşadığı ve edindiği tecrübelerle gelişip büyüdüğünü düşünüyorum. Bunu bana düşündüren en önemli faktör ise şehir dışında üniversite okumaktı. Ülkenin her yerinden birbirlerinden farklı insanlarla aynı kampüsü, aynı fakülteyi, aynı sınıfı paylaştım. Onlardan çok şey öğrendim. Fakat öğrenmek, kulağa olumlu bir sözcükmüş gibi gelse de çoğu zaman acı dolu oluyor. Tıpkı bilginin insana huzur ve mutluluk vermediği gibi. Bunlar ne kadar militarist eğitim sistemi içerisinde bize 'iyi' şeyler olarak öğretilmiş olsa da ve bu yüzden kulağa 'hoş' gelse de işler tam olarak böyle olmuyor. Olmuyormuş.
  Ben o insanlardan nefreti ve kini öğrendim en başta. Bu kişisel olduğu gibi ideoloji kaynaklı da oluyor. Bazen nefret, öylesine ideolojik kaynaklı oldu ki bir öğrenci bıçaklanarak hayatını kaybetti gözlerimizin önünde.
   Kişisel olan noktalarda ise insan yaşadığı ve gördüğü şeylerden sonra her şeyin bir çıkar ilişkisi üzerine kurulduğunu anlıyor. Bireysellik, yalnızlıkla beraber korkunç noktalara çıkabiliyormuş, bunu gördüm.

  Bunlar bana dört yılın getirdiği iyi veya kötü tecrübeler silsilesinin küçük yansımalarıydı. Şimdi üniversite hayatımın son dönemini yurtdışında okuyarak geçiriyorum ve döndüğümde mezun oluyorum. Büyük bir parantezin sonunda demek istediğim asıl şey ise şu: Dört yıllık 'büyüme' evresinin daha geniş çaplısını sadece ve sadece dört ayda Erasmus'ta geçirdim. Dediğim gibi bu kulağa insanı geliştiren, tecrübe sahibi yapan 'olumlu' bir nokta gibi görüyor. Fakat Sarımsak severler, kazıkları yerken hiç de öyle olumlu bir his oluşmuyor insanın içinde. Davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelir misali.

  Siz kendinizi ne kadar dışarıya kapatırsanız kapatın insanlarla bir alışveriş yapmak zorunda kalıyorsunuz. Dışarıya kapatmaktan kastım iletişimde bulunmamak değil elbette. Kastım, kısmen dışarıya duvar örmek. Fakat yapmak zorunda olduğunuz iletişim ve paylaşım esnasında bazı kişilere kendinizi yakın hissedip bir adım öteye taşımak istiyorsunuz. Bu da sonrasında tam bir hayal kırıklığını getiriyor.
  Bu noktada genel olarak şunu söyleyebilirim ki, korkunç insanlarla karşılaştım. Yerlisi yabancısı hepsi birbirinden korkunçlardı. İnsanlara nasıl bir daha güvenilmemesi gerektiğini, nasıl sınırların geniş tutulması gerektiğini daha iyi anladım. İletişimin insanlar arasındaki en önemli şey olduğunun bilincindeyim, bunun yanında burada bazılarıyla iletişim kurulmaması gerektiğinin önemini anladım. Bu, en azından içsel iletişim için gerekli. Kişiliğe ve karaktere saygı için gerekli. Benlik sevgisi için gerekli deyip Nietzsche vuruşu yapalım bir de!

  Neden bu kadar ciddi bir şekilde kişisel gelişimci havalarda konuştuğum yahu, bilmiyorum. Hiç de sevmem halbuki. İnsanın korktuğu başına gelirmiş vallahi yarın bir gün kişisel gelişimci olup çıkacağım, ondan korkuyorum. Olur da öyle bir şey olursa bana artık porsumuş Sarımsak deyin, vasiyetimdir!

  Sözün özü, Erasmus'um bok gibiydi. Detaylarını daha sonra yazacağım yazıda elbette paylaşacağım. Sadece bunlardan bahsetmekte ki amacım, daha da genel konuşursam bu blogun amacı her şeyin herkesin dediği gibi harika olmadığı. Erasmus toz pembe bulutlarla kaplı harika bir şey olarak söylendi bu zamana kadar. Ama olmaya da bilir. Bunu düşündünüz mü? Vallahi ben de düşünmemiştim aha böyle göt gibi kaldım. İşte ben size bu nokta da 'Bakın bu da olabilir!' diye bir uyarı vermek istiyorum, hepsi bu. Yoksa çıkıp 'Mal, sen yaşamasını bilmemişsin' diyebilirsiniz de. Yaşamak, alkol alıp ot içmekse evet yaşamadım varoşlar, der geçerim ben de...

  Hatta hatta ikinci yazımda alt başlık olarak 'Varoşlar' kısmı koyacağım, bakın ben ciddiyim. Ciddi olduğum şey, Erasmus'un varoş kaynadığı. Ciddiliğimi bilirsiniz, sınanmaya gelmez.



  Efendim, hava karanlıkken yazmaya başladığım, gün aydınlanırken sonlandırmayı düşündüğüm bu  Polonya sınırlarında yazdığım yazıda size bahsetmek istediğim son şey, bir sonraki yazımın Erasmus rehberi olma açısından harika olacağıdır. Başta dersler olmak üzere ulaşım, varoşlar, yurt yaşantısı gibi birçok şeyden bahsedeceğim size. Fragman niyetindeki bu iç döküş yazısını burada bitiriyorum. Şimdi hiç üşenmeden yatağımdan çıkıp sigara almaya gideceğim.
    Sarımsak efkarlandı!








Pazar, Şubat 11

Mahallede Bana 'Sen' Derler! (Adınla Çağır Beni Kitap İncelemesi)

  2018 yılının ilk yazısıyla sizlere tekrar 'Merhaba' diyorum sevgili Sarımsak okuyucuları. 'Seneye görüşürüz, görüşmeyeli bir yıl oldu' esprilerinden uzak bir yılbaşıydı, bu yüzden de bu korkunç espriyi yenilemeyeceğim.
  Yeni yıla girdiğimizde yeni bir başlangıç için kendimizi hazırlama çabası içerisine de giriyoruz. Kendi adıma konuşacak olursam bu girişimde hiçbir zaman başarılı olamıyorum. En fazla bir iki gün 'yeniliğin' keşfine çıkıyorum daha sonra rutin yapılan işlere geri dönünce yenilik kendisini olağana bırakıyor.
  Bu olağan akışın içerisine artık korku içerisinde yaşamak da dahil oldu. Yaşadığımız topraklarda bir olağanüstü hal mevcut, bildiğiniz üzere. Olağanüstü halin olağanlaştığı bir ortamda 'yeni' olanın coşkusunu duymak kanımca imkansız hale geldi. Milyonların hayatlarındaki en büyük yenilik; yayınlanan KHK'larda isimlerini arayıp işlerinden olup olmadığını öğrenmeye çalışmak oldu. Yeni hayatlarına korku ortamında 'merhaba' dediler.
  Böyle bir ortamda umut bir düş olmuşken, yapılacak en iyi şeyin edebiyatın iyileştirici gücüne sığınmak olduğunu düşünüyorum. Edebiyatla ayakta kalabiliriz, onunla karanlıkta yön bulabilir, ışığın varlığına dair umut besleyebiliriz. O yüzdendir ki bu yazımı bir roman incelemesine ayırdım. Hayatlarımızdaki yoğun karanlıktan biraz kurtulabilmek adına sizinle bir romanı tanıştırmak benim için gurur verici olacak.



  Tekelleşmenin getirdiği seçeneksizlik ortamında alternatif olanlara yönelmek önemli bir unsur. Sinemada da bu geçerlidir. Vizyona giren üç beş filmi her AVM'de bulabilir ve sadece bu filmleri izleyebilir hale getirildik. Bir alternatif olarak Başka Sinema, gerçekten bir alternatif sağlıyor ve size dayatılan filmlerden başka, oldukça kaliteli filmleri sayılı yerlerde bağımsız sinemalarda seyircilerle buluşturuyor. Call Me By Your Name'i, kitaptan uyarlama bir film olarak Başka Sinema'dan tanıdım.
  Kitabını yaklaşık yirmi günde bitirebilmem benim için üzücüydü. Bu kadar konuşulan bir filmin uyarlandığı kitabın bu kadar hayal kırıklığı olacağını hiç düşünmemiştim. Benim için Fight Club gibi oldu; kitabı okuduğumda hiç beğenmemiştim ve bana söylenen 'filmi daha güzel' yorumlarına 'filmi daha güzelse bu kitabı daha da kötü yapar' cevabımla filmlerini izlemeyi reddetmiştim. Aynı şekilde 'şimdilik' Adınla Çağır Beni kitabının filmini de izlemeyi reddediyorum ve hemen roman yorumuma geçiyorum.

  Kabaca yaz tatilinde B.'ye gelen konuk Oliver ile ev sahibelerinin oğulları Elio arasında çekimi anlatan roman diyebiliriz. Oliver içe dönük, kapalı yapıya sahip bir karakterimiz. Arzu ve tutkularını bastırmasını iyi bilen karakterimizin ailesi de tahmin ettiğim kadarıyla muhafazakar bir yapıya sahip. Bu konuda 'ondan beklenen şeyleri' devam ettirme yolunda duygularını bastıran ya da görmezden gelen bir yapısı olduğunu düşündüm kitabın son bölümlerinde. Aslında bu meseleye ağırlık verilebilir, Oliver'ın hayatının içerisine daha çok girebilirdik ama yazar onu olduğu gibi gizemli kılmayı seçmiş, Elio'nun gözünde de olduğu gibi.
  Elio gibi bir karakterden uzun süredir bu kadar nefret etmemiştim. Bir karakter bu kadar mı çelişkili yansıtılır? Demek istediğim, kişinin kendi içerisinde yaşadığı çatışmalar değil. Elio, yan odada yatan Oliver'ın yanına gitmek istiyor mesela. Sayfalarca bu konu hakkındaki kararsızlığını okuyoruz, kederliliğini görüyoruz. Sürekli gitmemesi, yaklaşmaması, yakınlaşmaması gerektiğini söylüyor bize Elio. Bunun için binlerce neden gösteriyor. En sonunda ne oluyor dersiniz? Odaya gidiyor. Kelimenin tam anlamıyla çıldırıyorum. Eşit ölçüde kararsız kalma durumunda gerçekleşen bir eylem değil. Orantısız bir şekilde gerçekleşen kararsız kalma durumu ve beklenmeyen seçeneği seçme hali. Bu okuyucu şaşırtma hali değil bence, daha çok okuyucuyu deli etme hali.
  Kurgu alışıldık bir kurgu olarak karşımıza çıkıyor. Benim için ise romanın en ilgi çekici yanı, sanat ve edebiyat hakkında konuşmalar ve alıntılar idi. Oldukça donanımlı karakter olmaları etkileyici bir faktördü. Elio'nun babasının konuşmaları da bir o kadar bilgeceydi.

  Gelelim başlıca sorun olan yazarın dili ve çeviri meselesine. Yazarın dili ağdalı filan değildi. Korkunç uzunlukta cümlelere gereksiz kelimeler konularak şişirilmiş anlatımlar vardı ve bu anlamı zorlaştırıyordu. Çevirinin de bu olayı daha da zorlaştırdığı açık. Zira anlam bozuklukları, uzun cümlelerde yitip giden anlam bütünlüğü fazlaca göze çarpan cinstendi. Bu da okumayı zorlaştırıyordu.

  Son olarak yazarın 'lgbt kitabı yazmak isteği' doğrultusunda birçok şeyin gözden kaçırıldığını önemsizleştirildiğini düşünüyorum. Yazarın mı yoksa çevirmenin mi kullanımı bilmiyorum fakat romanda geçen 'kadınım/erkeğim' ifadesi oldukça gereksiz ve rahatsız ediciydi kanımca. Çok fazla durmak istemediğim bu konu hakkında beni neyin rahatsız ettiğini açıklamama gerek yok fakat kocaman bir soru işareti çizdiğim bir ifadeydi. Lgbt romanı kaleme alınırken birkaç unsurda dikkat edilmesi gerekiyor sanırım. Teenage bir roman olabilir ama bu her şeyi savsaklayacağı anlamına gelmemeli.
  Bunların dışında ise genel olarak kitabın akışı fena değildi. Beni kendi adınla çağır, olayı etkileyici bir unsurdu. Aşkın belki de en güzel ifade ediliş şekliydi. Zira çevresel faktörlerden öte kendi engellerini kendileri yaratan karakterlerin aşkı böylesine algılayışı etkileyici idi.

  Elio ve Oliver, aşkın bir başka zor yüzünü gösteriyorlar. Aralarında çekim, rutin hayatlarında beklenmedik bir şekilde vuku buluyor. Okurken ise size bu çekimin rutin hayatlarında nasıl yer bulmaya çalışacağı sorusunu sorduruyor.


  Okumaya değer fakat belli başlı sıkıntıları olduğunu düşündüğüm romanın incelemesinin sonuna geldik efendim. Sevgili Sarımsak severler, diğer blog yazısında görüşmek üzere, kendinize iyi bakın!

Cumartesi, Eylül 16

IT'i An, Çomağı Hazırla

   Sarımsak okuyucuları, zilyonuncu kez geri dönüş yapmış bloggerın kesin dönüş yapmışlığını kanıtlayan yazısına hoş geldiniz... Eski yazılarımda başlık bulma sıkıntısı çekerdim ve dünyanın en yaratıcı saçma başlıklarını bulurdum. 'IT'i an, çomağı hazırla' başlığı eski formumdan ya da formsuzluğumdan hiçbir şey kaybetmediğimi gösterir nitelikte! İçeriği de tahmin etmek zor olmasa gerek...

   Efendim, 2013 yılında Stephen King'in 'O' kitabıyla tanışmıştım. Yaklaşık 450 sayfa olan kitap King'in okuduğum ilk romanıydı. Ne kadar da güzel başlangıç kitabı seçmişim öyle... 'Tepki' kitabıyla başlasam muhtemelen bir daha King filan okumazdım. Neyse, diyeceğim odur ki kitap tam bir korku destanı. İlk defa kitap okurken korkmuştum. Hele bir lavabo sahnesi var akıllara zarar. Kitabın etkisi geçene kadar lavabo deliğine bakmadan kullanıyordum, o derece. Sonra gel zaman git zaman bir baktım kitabın dev boyutu yayınlanmış. 1200 küsür sayfa. Güya sansürsüzmüş. Desenize, ilk baştan böyle çıkarmadık kimse almaz, diye. Tuğla gibi kitabı ben de hemen almadım. Arkadaşım zaten doğum günümde hediye etti fakat yine ben bir süre okuyamadım (3 yıl kadar) E haliyle başlamaya korktum. Taşı desen taşınmaz, masa olmadan bir yere koymadan elde okunmaz. İşkence gibi bir şey. Bu sene de hazır filmi vizyona girecekken ben şunu bi' okuyayım, filmine de gider karşılaştırırım dedim. Dediğim gibi de oldu. Kitabı bitirdikten bir hafta sonra film vizyona girdi. Dün vizyona giren filme ise bugün gidebildim. Ayıptır söylemesi küçük bir tatile çıktım da... İşte efendim gündüz yüzmeleri gece yüzmeleri, yok şu marina senin, öbürü benim derken, öhööm, bugün gidebildim. Veeee kitap uyarlaması olan film, tek başına bir film olarak ele alındığında mükemmel iken, uyarlama olduğu göz önünde bulundurulduğunda rezalet bir filmdi...

   Sarımsak okuyucuları benim genelde ne kadar memnuniyetsiz ve muhalif olduğumu az çok bilirler. Fakat yani iki saate aşkın film yapıp bu kadar mı çok kırpılır kitap... Hele ki bir de film 'bölüm bir' olarak yayınlanmışken. İkinci filmde ise tahminimce kitaba uygun olarak 27 yıl sonrasını yani Pennywise'ın geri dönüşünü ve çocukların yetişkinlik döneminde onu öldürmek için tekrar geri döneceklerini anlatacaktır. 
   Karakterler kitaba uygun olarak resmedilmiş. Fakat benim en sevdiğim karakter Henry'di. Bu kadar yakışıklı çocuğu böyle zorba diye resmetmek üzücü. Gel gelelim, insanda (en azından bende) insanın Henry tarafından zorbalık göresi geliyor. O derece iyiydi be. Fakat akıbeti hiç kitaptaki gibi olmuyor Henry'nin. Hele ki arkadaşının akıbeti kitaba gram uymayacak şekilde verilmiş.
   Çok fazla spoiler vermemeye çalışarak devam etmem gerekirse, Bill'in bir bisikleti vardı. Gümüş. Filmde de bisikleti görüyoruz, kamera 'silver' yazısına odaklanıyor arada bir. Fakat önemi bu kadar suya atılır anca... Kitapta Bill hariç kimsenin bisikleti yoktu ve Gümüş gerçek bir öneme sahipti. Kitabın eeeenn son bölümünde bile Gümüş vardı. Ve o unutulmaz repliklerden 'HADİ GÜMÜŞ, İLERİİİİ!' resmen çöpe atılmıştı. Peh!
   Repliklerden devam edecek olursak 'Bip bip Richie' repliği kitapta bence gayet önemliydi. Sürekli arkadaşlar arasında dönen bir replikti. Filmde ne yapmışlar dersiniz? Tek bir yerde kullanmış o da Pennywise tarafından... NE ALAKA YAHU!
   Kitabı olduğu gibi suya attıracak bir diğer sıkıntı ise Pennywise'ın kimliği. Pennywise'ın gerçek kimliği ne idüğü belirsiz bir canavar. Üstelik bir KADIN! Pennywise ile kavga etme yerleri, saldırma şekilleri gram uymuyordu kitaba. Çok fazla değiştirilmiş. Kitaptaki sahneler yapılamayacak şekilde miydi, bence kesinlikle değildi...
   Diğer en önemli sıkıntı ise arkadaşların birbirleriyle tanışma şekilleri... Çorak Topraklar ciddi bir öneme sahip kitapta. Fakat bu hiç kullanılmamış. Sahneler birbirlerine bağlanıp kısaltılmış, önemleri yok olmuş. Richie ile Bill kavgası kitapta yokken ciddi duygu algılama değişimlerine sebep olacak şekilde sahneler yerleştirilmiş.
   Sarımsak severler, tamam tabii ki biliyorum, uyarlama filmler kitapların yerini asla tutamaz. Fakat kitapların belli başlı noktaları varken siz bunları değiştirirseniz büyük bir sıkıntı olur. Gerçi bu sıkıntı sadece benim gibiler için olur. Parasını kazanan kazanır, izleyen izler. Ama işte... Gelgelelim, görsellik açısından mükemmeldi. Yine lavabo sahnesinde tüylerim diken diken oldu. Pennywise'a ise söylenecek hiçbir şey yok, mükemmeldi. Diğer oyunculuklar da iyiydi. Dediğim gibi ana karakterler bir iki küçük şey dışında iyi resmedilmişken yan karakter değiştirilmiş ve kitaptaki duygu biraz alt üst olmuştu.
   Gelelim en önemli konuya... 'float' kelimesi. 'You'll float, too' repliği hem filmde hem kitapta büyük öneme sahip. Ben kısaltılmış kitapta okurken bu kelime 'yüzmek' olarak çevrilmiş, filmde ise 'uçmak' olarak çevrilmiş fakat tam metinli kitapta öyle çevrilmemiş. 'Süzülmek' olarak çevrilmiş. Peki büyük bir anlam değişimine neden olacak bu üç çeviriden hangisi doğru... Şöyle ki filmde olanlara ve olayların gidişatına bakarsak 'uçmak' gayet doğru. Zaten cesetler de havada uçuyordu. Fakat kitapta işler hiç öyle değildi. Kanalizasyonda kimse uçmaz. KİMSE YÜZMEZ DE. Cesetler ağır ağır suda süzülür... Yani en doğru şekli süzülmek. Bilginiz olsun Sarımsak okurları. Orada burada millete hava atarsınız bu bilgiyle.

   Sanırım bahsetmem gereken tüm şeylerden bahsettim. Sosyal medyada deli gibi yaptığım paylaşım silsilesine bu yazıyla bir nokta koyuyorum. Bazılarınızın ohh bee dediğini gibi duyar gibiyim de yani kusura bakmayın da gerçek bir destandan bahsediyoruz! Her neyse, dediğim gibi mükemmel bir film, hafızaya kazınacak cinsten bir film fakat rezalet bir uyarlama. 1990 uyarlamasından tam 27 yıl sonra filmin vizyona girmesi ise çok güzel ayrıntı. Pennywise 27 yılda bir uyanıyor ve kasabaya saldırıyor. Bu detay oldukça hoştu. İzlemeye değer mi, kitabı okuduysanız hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz ama yine de her şeye rağmen değer. Çünkü oyunculuklar ve görseller çok değerli ve başarılı. Dipnot: 1990 yapımı uyarlama kesinlikle uyarlama açısından daha başarılı. Bu küçük bilgiyi de verdikten sonra yazımı sonlandırıyorum efendim. Kitap - film değerlendirmesinden öte bir karşılaştırma yapmaktı temel amacım. Özellikle 'float' çevirisinden mutlaka bahsetmek istemiştim. Şimdi uslu birer çocuk olun ve palyaçolardan uzak durun... 

Pazartesi, Eylül 11

Sarımsak Tuzlanıyor!

 2011 yılının son ayında Sarımsak olarak blogger hayatıma adım atmışım çok sevgili okuyucularım. Facebook'un kişiyi utandıran geçmişteki gönderileri gösteren uygulaması sayesinde uzun zamandır eski yazılarımın gönderilerini görüyorum. Toplamda tamamlanmış 115 yazım olmasına karşın zamanında büyük bir buhran devrine girerek değişime el uzatıp yazılarımın yaklaşık 90 tanesini taslak haline çevirmiştim. Neyse ki benden beklenmeyecek bir zekilikle yazılarımı silmeye kalkışmayıp sadece taslak halinde bırakmışım. İşte tam bu maziyi hatırlamalardan falan oluşan karar ile yıllar yıllar sonra yıl bu tarih olmuş iken Sarımsak'ın tuzlanması gerektiğine inancımla geri dönüyorum Sarımsak severler...

NEYDİM, NE OLMAK İSTEDİM DE OLDUM?

  Bu mükemmel tuzlanma haberini sizlere verirken bu yazımda geçmişe bir bakış yapacağım. Okuyucularım dönüştü, çoğu ortalıkta yok, abonelerimden ses soluk yok. Bir zamanlar ben vardım, bir ara yok oldum ama varlığım ebediyete uzanmadan tekrar geri döndüm varoşlar!
  Dediğim gibi, 2011 yılında çocukluk hevesidir tutturmuşum blogger olacağım diye. O zamanlar kitap blogları yazan insanlar olsa da sayıları oldukça az, Youtuber olayını geçtim, ortalıkta 'youtube ne yağğ abieğ' diye dolaşanlar mevcut, böyle bir dönemde 'Sarımsağın Günlüğü' olarak ortaya çıkmak plaza diliyle konuşacak olursak 'riskli'ydi. (Amma plaza dili oldu bu da) Ama şu su götürmez bir gerçektir ki mükemmel şeyler başardım o toyluk zamanlarımda arkadaşlar....

  NEREDEN GELİYOR BU 'SARIMSAK'? 

  9 Aralık 2011 tarihli ilk yazımın tanıtım başlığı buydu. Aynen olduğu gibi sizlere iletiyorum:
 Sarımsak yediğimiz zaman hani böyle keskin bir tat kalır dilimizde damağımızda. Biz o tada alışsak bile insanlarla iletişim içerisinde olduğumuz zaman onlar fark eder ama bu kokuyu. Sarımsak gibi olmak istiyorum ben be! Herkesi böyle derindeeen etkileyen,incedeen rahatsız eden bir sarımsak olmak istiyorum.
 İlk yazımda şöyle bir sarımsak resmi yapıştırıyım dedim tiksinirsin filan sonra bloguma kusarsınız. Aman aman yok kalsın. İyi böyle iyi. Hadi o zaman vatana millete hayırlı olsun bu SARIMSAK.  

  DEVAM FİLMİ DEĞİL, ASIL FİLMİN KAMERA DIŞARISI 

  Yeni bir değişim, tokuşum, dönüşüm filan değil. Çok kez farklı bir şey yapmayı denedim. NTS BLOG yaptım, tasarımını olduğu gibi değiştirdim, olmadı. Kitap blogu yapmaya çalıştım, o biraz oldu gibi olmadı çabuk pes edildi. Kaldı ki çok ciddi kitap blogu yazan arkadaşlar vardı camiada. Yayınevlerinin götünden ayrılmayıp yalaklık yapıp kitap göndertiyorlardı kendilerine sonra kitap değerlendirmeleri yapıyorlardı. Arkadaşlar böyle varoş karaktersiz bir blogger olmadım hiçbir zaman, bu konuda benim gurur duyduğum kadar en az siz de benimle gurur duyuyorsunuz, biliyorum, sizi seviyorum.
  Hal böyle biraz boka sarınca, bir de başlarda dediğim gibi ağır buhran dönemleri yaşayınca göt gibi kaldı emeklerimi sarf ettiğim blogum. Sonra tekrar olduğu gibi, saf haliyle bloguma geri dönmeye karar verdim....


  Blogger olma hikayem ve bu zamana kadarki yol maceramdan yeterince bahsettim bence. Blogumda içerik olarak bir şey değişmeyecek. Felsefi yazılar yazmayacağım, edebiyat kasmayacağım, kitap değerlendirmesi yapmayacağım. En amatör halimle yine Sarımsak Günlük olacağım beeeee!
  Bunun şerefine eski yazımlarından birkaç alıntı paylaşacağım sizinle... Sonra bir sonraki yazıyla arayı çok değil, hiç açmadan yine beraber olacağız. Buradaydık, buradayız, burada olmaya devam edeceğiz! Yürüüüüğğğ

VARAN 1: YILBAŞI - TOMBALA - TAKSİM ÜÇLÜSÜ

  ''Kısacası Taksim'e gidecek arkadaşlar kıçınızı kollayın. Vermek istiyorsanız da açın lan. Amaaan. Koyver gitsin.'' (24.12.2011)

VARAN 2: TOPLU TAŞIMA ARACINDAN BİLDİRİYORUM 

   '' Ben yine Optimum'da sürttüm geçenlerde. Saat 4-5 gibi dönüyorum artık eve. Atladım 21U - Uğurmumcu otobüsüne. E5 üzerinden ilerliyoruz biz, kaçırmayayım durağı diye durağın olduğu yerlere bakıyorum camdan. Tıngır mıngır ilerlerken son iki durak kaldı benim inmeme, durdu bir durakta otobüs. İnen indi, binen bindi derken ilerlemeye başladı. O sırada halis mulis Türk göbeğine sahip olan amcanın teki durağın merdivenlerinden inip otobüse yetişmek için koşmaya başladı ama nafile. Durmadı otobüs. Bastı gitti. Adam arkasından saydırdı tabii el kol hareketi yapa yapa. Ben de içimden takılıyorum adama 'Geçmiş olsun amca ehe.' filan diyerek. Sonra diğer durağa geldi bizim otobüs. Bir baktım, böyle kısa süreli bir şok geçirdim. İnene kadar kendime gelemedim.'NASIL YANİ?' filan oldum ben. Bir baktım, AYNI ADAM YİNE KOŞUYOR! İnanamadım. Gözlerimi açtım böyle, inanamadım yani. Aynı adam yine koştu koştu atladı bindi bizim otobüse. Kendi kendime 'İşte azim budur!' diyerek tabiri caizse 'kendi göt oluşumu' kıvırma olayına giriştim. Ama anladığım kadarıyla adam otobüse yetişmek için minibüse binmiş. İŞTE AZİM BUDUR!'' (06.07.2012)

VARAN 3: SARIMSAK GURURLA SUNAR: BİR TRAVESTİNİN GÜNLÜĞÜ!

 
''Merhaba Sarımsak severler! Asıl mesleğimden istifa edip blogumu travesti bir arkadaşıma bırakıyorum. Ve bundan sonra 'Sarımsak Günlüğü' değil, 'Travesti Günlüğü' olarak anılacak bu blog. E tabii siz okurlarında bir ismi olacak, 'Travesti severler!'. Böylece travesti arkadaşımızın yazdığı yazılarla okuyucularımızın yavaş yavaş ön yargılarını kıracağız ve dünyayı travestiler için daha yaşanası bir yer haline getireceğiz! Bu bizim için küçük ama insanlık için büyük bir adım olacaktır.'' (14.10.2012)

VARAN 4: 'NE!? EN KÖTÜSÜ!!'

 
'' Evet, bugün ilk iki dersimiz beden eğitimi dersiydi. Allah'tan turnike filan atmadık. İsyan çıkarırdım. Hoca boş bıraktı bizi. Böyle boş bırakınca genelde voleybol oynarım. Elim biraz daha yatkın diğerlerine göre. Yine bir kaç kişi voleybol oynamaya çıktık bahçeye. Yol kenarına yakın duruyorduk biraz. E ne yapalım başka yer yoktu bahçede. Hoppidik gubbidik oynarken ayağıma doğru geldi voleybol topu, ben bir vurdum, vuruş o vuruş, yol kenarına kaçtı top. Yol da normal yol değil, çalılıklar var, yokuş var, yokuşun bittiği yerde de İstanbul'un E5'i var. Benim o muhteşem ayağımla vurduğum top çalılıkların arasında yok oluverdi. 'İŞTE ŞİMDİ BOKU YEDİK' dedim ben tabii kendi kendime. E ne yapacağız? Geçenlere soruyoruz, top filan var mı oralarda diye, 'Yok' diyorlar bir de totoşlar. Lan top bu yani sonuçta. Nereye gidebilir ki, diyeceğim ama asıl top gider yani! Biz garibanlar, millete sorduk bir beş dakika filan, sonuç alamadık. Ondan sonra korka korka hocanın odasının yolunu tuttuk. Ve işte o efsane konuşmayı olduğu gibi aktarıyorum:
Kardelen: Hocam biz size bir şey söylemeye geldik.
Hoca: Ne oldu?
Ben: Top kaçtı hocam.
Hoca: Ne!? Nereye kaçtı? Kadir Has'a mı? (Yan okul)
Ben: Hayır hocam e5 tarafındaki yola kaçtı.
Ve işte o efsanevi söz hocanın ağzından dökülür: 'NE!? EN KÖTÜSÜ!?'

  Adamı görseniz var ya, eli ayağı dolaştı, eli titredi, kapıyı kapatmaya çalışıyordu kapatamadı. O derece. Çocuğu kaza yapsa bu kadar telaşa kapılmaz yemin ederim. Ben iyice korktum tabii. 'Aha Sarımsak. Bittin oğlum sen!' Bir de öncesinde odaya giderken kendimi yatıştırıyordum, 'Yani 5 liralık top canım. Cüzdanımda ne kadar para vardı? Veririm onu olur biter.' diyerek. Ama hocanın o halini görünce altıma yapıyordum yemin ederim korkudan.'' (11.10.2012)



   Sarımsak'ın Günlüğü tekrar saçmalamak için bloggerlığa geri döndü, götünüzü kollayın!
  

Cumartesi, Aralık 17

2016 Reading Challenge

   Herkese merhaba! Uzun süredir buralarda olmayışım beni bir hayli üzmekte. Görünen o ki yakın bir zamanda eskisi gibi bir blog düzenim olmayacak gibi. Üniversiteye başladığımdan beri yaşadığım yoğunluk, zihinsel yorgunluk ve rahat imkanlarımın olmayışı nedeniyle düzensiz bir bloggera dönüştüm. Blogumu kapatmayı düşünüyor muyum, hayır. Tersine belirli bir düzene oturtmaya çalışacağım, yakın bir zamanda olmasa bile.
    2016 yılını bitirmek üzereyken insan bu yılı kafasında şöyle bir değerlendirme tahtasına oturtuyor. Fakat değerlendirmeye tabi tuttuğumuz bu yıl birçoğumuz için karanlık bir yıl olmuştur diye tahmin ediyorum. Burada yaşadığımız korkunç olayları 'listeleyip' sizlere hatırlatma ve bunlarla ilgili bir şeyler yazma amacım bulunmamakta. Fakat öğrendiğim bir şey varsa o da şudur ki; kurtuluş edebiyatta, sanatta, tiyatroda, felsefede. Bunlara tutunmanın gerekliliğini ve önemini kavradım bu yıl.
   2012 yılından beri üye olduğum online kütüphane sitesi Goodreads'da geleneksel olarak her yıl 'reading challenge' yapılıyor. Yılın başında kendinize kaç kitap okuyacağınızla ilgili bir hedef koyuyorsunuz ve yıl boyunca bunu gerçekleştirmeye çalışıyorsunuz. Buradan hareketle size bu yıl resmen 'aşık' olduğum kitapları tanıtacağım. Eğer aralarında okuduklarınız varsa ya da benim yazımdan sonra okursanız bana kitap hakkındaki görüşlerinizi iletirseniz oldukça mutlu olurum. O halde başlayalım:

1. Giovanni'nin Odası - James Baldwin, Çiğdem Öztekin



Edebiyat sever bir arkadaşımdan öğrendiğime göre Attila İlhan'a yanık olan siyahi yazarımız Baldwin, beyazların aşkını anlatıyor bize. Bilenler bilir, aşk kitaplarından pek hoşlanmam. Oldukça uzak durmaya çalışırım. Fakat bu kitap bir başyapıt ve basit bir aşk romanı değil. LGBT etiketi verebileceğimiz bu kitap sizin kalbinizin tam orta yerini vuracak, diliyle sizi methedecek bir özellikte. 'Aşk üçgeni' diyebileceğimiz bir aşkla karşılaştığımız bu kitapta erkek karakterimiz bir erkeğin cezbediciliği ile kadın nişanlısı arasında kalmaktadır. Goodreads puanım 5 olan bu kitap hakkında okuduğum dönem yazdığım küçük bir yorumla bitirelim o halde: ''Benliğini sorgularken etkilediğin insanlar kimin umurunda? Çok yönlü bir şekilde yansıtılmış içimi delen yüreğimi paramparça eden cümleleriyle 'of bu çok ağırdı' dedirtip iki dakikalık ara verdiren Tek Başına Bir Adam gibi kutsallığa sahip olan harika bir roman. Bitirdi beni...''


2. Son Kuşlar - Sait Faik Abasıyanık

Yakın bir zamanda hakları YKY'den İş Kültür'e geçen Sait Faik'in eserlerini yepyeni kapaklarıyla görüyoruz. Kapaklar konusunda kıyaslamanın anlamsız olduğunu düşünmemin yanı sıra yeni kapakların cidden başarılı ve güzel olduğunu düşünüyorum. Ama keşke popüler kitaplarda yaptıkları baskı adeti etiketini basmasalardı. Ama belki iyi bir çocuk olursanız kitabevlerinde siz de etiketsiz kitaplara denk gelebilirsiniz! Sait Faik'in bu sene birçok kitabını okudum fakat içindeki öyküleri en çok sevdiğim kitap bu kitaptı. Tabii ki Sait Faik külliyatını hiç düşünmeden tavsiye edebilirim size fakat Sait Faik'i bu kitapla okumaya başlarsanız daha iyi olabilir diye düşünüyorum. Sait Faik'den ikinci favorimin de Alemdağ'da Var Bir Yılan kitabı olduğunu da laf arasında söyleyeyim.

3. Oscar Wilde - De Profundis

Bakıldığında Wilde'ın hapishaneye girmesine sebep olmuş sevgiliye yazılan mektuplar olarak tanıtılıp böyle karşımıza çıkıyor kitap. Fakat dedikoduları bir yana bırakıp olayları bir de Wilde'ın ağzından dinlediğinizde olayların aslında pek de öyle olmadığını bütün çıplaklıklarıyla görüyorsunuz. Wilde'ın canı çok yanmış, bu şüphesiz. Fakat içindeki mücadele ateşi hala sönmemiş. Sadece sevgilisini suçlamakla kalmayan Wilde, kendi cümleleriyle kendini anlatıyor mektuplarında. Wilde severlere kesinlikle tavsiyemdir bu kitap. Hiç Wilde okumamışlara Dorian Gray'in Portresi'ni (sansürsüz, bulabilirseniz açıklamalı versiyonu) tavsiye ederim. Ardından büyük bir iştahla bu kitabı okuyabilirler. Ön bilgi gerektiren kitapları tavsiye etmek zordur, risklidir. Fakat konu Wilde olduğunda... Her şey değişir. Goodreads yorumum: ''Edebiyat için mektupların yayınlaması olayına pek sıcak bakmıyorum aslında. En azından mektup yazanın rızası olmadan. Ama sanıyorum ki Wilde bu mektubun yayınlanmasını isterdi. Öyle ki kendisine dair kendi ağzından birçok şey öğrenebiliyoruz. 'Gerçeğin' ne olduğunu herkesin görmesini isterdi.''

   Her zaman söylenenlerin aksine diyebileceğim şudur ki: Bu yıl benim için çok verimli bir yıl olmadı. Bu asla başarılı kitap okumadığım anlamına gelmeyeceği gibi tersine çok büyük yazarlarla tanıştım bu yıl. Fakat geçen senelerle kıyaslama yaptığımda kitap seçme konusunda bir miktar başarısız olduğum bariz ortada.
   Okumanızın gerekliliğini düşündüğüm bu üç kitap yanında Jeanette Winterson'ın yeni kitabı Tutku, başarılı bir kitap. Goodreads'ta yazarın en yüksek puanlamasına sahip olan kitap tutkunun ne olduğunu sorgulayarak 'tanrı ile şeytan' arasında dolaşıyor. Aynı zamanda baskısı olmayan fakat yayınevinden aldığım haberlere göre yakın bir zamanda yazarın tüm kitaplarının tekrar baskı yapacağını öğrendiğim E.M. Forster'ın Cennet Dolmuşu isimli öykü kitabı da kesinlikle tavsiye olunur. Felsefi sularda gezinen yazar 'Ebediyet: Neredeyse 99 yıl.' diyerek benim kalbimi oldukça fethetmişti.
   Şimdilik benden bu kadar. Kitapsız geçen gününüz olmaması dileği ile sevgili okurlar! Kendinize iyi bakın.

                                                                                                                              -Sarımsak












Bulamadın mı?

DMCA Protection