Cumartesi, Eylül 16

IT'i An, Çomağı Hazırla

   Sarımsak okuyucuları, zilyonuncu kez geri dönüş yapmış bloggerın kesin dönüş yapmışlığını kanıtlayan yazısına hoş geldiniz... Eski yazılarımda başlık bulma sıkıntısı çekerdim ve dünyanın en yaratıcı saçma başlıklarını bulurdum. 'IT'i an, çomağı hazırla' başlığı eski formumdan ya da formsuzluğumdan hiçbir şey kaybetmediğimi gösterir nitelikte! İçeriği de tahmin etmek zor olmasa gerek...

   Efendim, 2013 yılında Stephen King'in 'O' kitabıyla tanışmıştım. Yaklaşık 450 sayfa olan kitap King'in okuduğum ilk romanıydı. Ne kadar da güzel başlangıç kitabı seçmişim öyle... 'Tepki' kitabıyla başlasam muhtemelen bir daha King filan okumazdım. Neyse, diyeceğim odur ki kitap tam bir korku destanı. İlk defa kitap okurken korkmuştum. Hele bir lavabo sahnesi var akıllara zarar. Kitabın etkisi geçene kadar lavabo deliğine bakmadan kullanıyordum, o derece. Sonra gel zaman git zaman bir baktım kitabın dev boyutu yayınlanmış. 1200 küsür sayfa. Güya sansürsüzmüş. Desenize, ilk baştan böyle çıkarmadık kimse almaz, diye. Tuğla gibi kitabı ben de hemen almadım. Arkadaşım zaten doğum günümde hediye etti fakat yine ben bir süre okuyamadım (3 yıl kadar) E haliyle başlamaya korktum. Taşı desen taşınmaz, masa olmadan bir yere koymadan elde okunmaz. İşkence gibi bir şey. Bu sene de hazır filmi vizyona girecekken ben şunu bi' okuyayım, filmine de gider karşılaştırırım dedim. Dediğim gibi de oldu. Kitabı bitirdikten bir hafta sonra film vizyona girdi. Dün vizyona giren filme ise bugün gidebildim. Ayıptır söylemesi küçük bir tatile çıktım da... İşte efendim gündüz yüzmeleri gece yüzmeleri, yok şu marina senin, öbürü benim derken, öhööm, bugün gidebildim. Veeee kitap uyarlaması olan film, tek başına bir film olarak ele alındığında mükemmel iken, uyarlama olduğu göz önünde bulundurulduğunda rezalet bir filmdi...

   Sarımsak okuyucuları benim genelde ne kadar memnuniyetsiz ve muhalif olduğumu az çok bilirler. Fakat yani iki saate aşkın film yapıp bu kadar mı çok kırpılır kitap... Hele ki bir de film 'bölüm bir' olarak yayınlanmışken. İkinci filmde ise tahminimce kitaba uygun olarak 27 yıl sonrasını yani Pennywise'ın geri dönüşünü ve çocukların yetişkinlik döneminde onu öldürmek için tekrar geri döneceklerini anlatacaktır. 
   Karakterler kitaba uygun olarak resmedilmiş. Fakat benim en sevdiğim karakter Henry'di. Bu kadar yakışıklı çocuğu böyle zorba diye resmetmek üzücü. Gel gelelim, insanda (en azından bende) insanın Henry tarafından zorbalık göresi geliyor. O derece iyiydi be. Fakat akıbeti hiç kitaptaki gibi olmuyor Henry'nin. Hele ki arkadaşının akıbeti kitaba gram uymayacak şekilde verilmiş.
   Çok fazla spoiler vermemeye çalışarak devam etmem gerekirse, Bill'in bir bisikleti vardı. Gümüş. Filmde de bisikleti görüyoruz, kamera 'silver' yazısına odaklanıyor arada bir. Fakat önemi bu kadar suya atılır anca... Kitapta Bill hariç kimsenin bisikleti yoktu ve Gümüş gerçek bir öneme sahipti. Kitabın eeeenn son bölümünde bile Gümüş vardı. Ve o unutulmaz repliklerden 'HADİ GÜMÜŞ, İLERİİİİ!' resmen çöpe atılmıştı. Peh!
   Repliklerden devam edecek olursak 'Bip bip Richie' repliği kitapta bence gayet önemliydi. Sürekli arkadaşlar arasında dönen bir replikti. Filmde ne yapmışlar dersiniz? Tek bir yerde kullanmış o da Pennywise tarafından... NE ALAKA YAHU!
   Kitabı olduğu gibi suya attıracak bir diğer sıkıntı ise Pennywise'ın kimliği. Pennywise'ın gerçek kimliği ne idüğü belirsiz bir canavar. Üstelik bir KADIN! Pennywise ile kavga etme yerleri, saldırma şekilleri gram uymuyordu kitaba. Çok fazla değiştirilmiş. Kitaptaki sahneler yapılamayacak şekilde miydi, bence kesinlikle değildi...
   Diğer en önemli sıkıntı ise arkadaşların birbirleriyle tanışma şekilleri... Çorak Topraklar ciddi bir öneme sahip kitapta. Fakat bu hiç kullanılmamış. Sahneler birbirlerine bağlanıp kısaltılmış, önemleri yok olmuş. Richie ile Bill kavgası kitapta yokken ciddi duygu algılama değişimlerine sebep olacak şekilde sahneler yerleştirilmiş.
   Sarımsak severler, tamam tabii ki biliyorum, uyarlama filmler kitapların yerini asla tutamaz. Fakat kitapların belli başlı noktaları varken siz bunları değiştirirseniz büyük bir sıkıntı olur. Gerçi bu sıkıntı sadece benim gibiler için olur. Parasını kazanan kazanır, izleyen izler. Ama işte... Gelgelelim, görsellik açısından mükemmeldi. Yine lavabo sahnesinde tüylerim diken diken oldu. Pennywise'a ise söylenecek hiçbir şey yok, mükemmeldi. Diğer oyunculuklar da iyiydi. Dediğim gibi ana karakterler bir iki küçük şey dışında iyi resmedilmişken yan karakter değiştirilmiş ve kitaptaki duygu biraz alt üst olmuştu.
   Gelelim en önemli konuya... 'float' kelimesi. 'You'll float, too' repliği hem filmde hem kitapta büyük öneme sahip. Ben kısaltılmış kitapta okurken bu kelime 'yüzmek' olarak çevrilmiş, filmde ise 'uçmak' olarak çevrilmiş fakat tam metinli kitapta öyle çevrilmemiş. 'Süzülmek' olarak çevrilmiş. Peki büyük bir anlam değişimine neden olacak bu üç çeviriden hangisi doğru... Şöyle ki filmde olanlara ve olayların gidişatına bakarsak 'uçmak' gayet doğru. Zaten cesetler de havada uçuyordu. Fakat kitapta işler hiç öyle değildi. Kanalizasyonda kimse uçmaz. KİMSE YÜZMEZ DE. Cesetler ağır ağır suda süzülür... Yani en doğru şekli süzülmek. Bilginiz olsun Sarımsak okurları. Orada burada millete hava atarsınız bu bilgiyle.

   Sanırım bahsetmem gereken tüm şeylerden bahsettim. Sosyal medyada deli gibi yaptığım paylaşım silsilesine bu yazıyla bir nokta koyuyorum. Bazılarınızın ohh bee dediğini gibi duyar gibiyim de yani kusura bakmayın da gerçek bir destandan bahsediyoruz! Her neyse, dediğim gibi mükemmel bir film, hafızaya kazınacak cinsten bir film fakat rezalet bir uyarlama. 1990 uyarlamasından tam 27 yıl sonra filmin vizyona girmesi ise çok güzel ayrıntı. Pennywise 27 yılda bir uyanıyor ve kasabaya saldırıyor. Bu detay oldukça hoştu. İzlemeye değer mi, kitabı okuduysanız hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz ama yine de her şeye rağmen değer. Çünkü oyunculuklar ve görseller çok değerli ve başarılı. Dipnot: 1990 yapımı uyarlama kesinlikle uyarlama açısından daha başarılı. Bu küçük bilgiyi de verdikten sonra yazımı sonlandırıyorum efendim. Kitap - film değerlendirmesinden öte bir karşılaştırma yapmaktı temel amacım. Özellikle 'float' çevirisinden mutlaka bahsetmek istemiştim. Şimdi uslu birer çocuk olun ve palyaçolardan uzak durun... 

Pazartesi, Eylül 11

Sarımsak Tuzlanıyor!

 2011 yılının son ayında Sarımsak olarak blogger hayatıma adım atmışım çok sevgili okuyucularım. Facebook'un kişiyi utandıran geçmişteki gönderileri gösteren uygulaması sayesinde uzun zamandır eski yazılarımın gönderilerini görüyorum. Toplamda tamamlanmış 115 yazım olmasına karşın zamanında büyük bir buhran devrine girerek değişime el uzatıp yazılarımın yaklaşık 90 tanesini taslak haline çevirmiştim. Neyse ki benden beklenmeyecek bir zekilikle yazılarımı silmeye kalkışmayıp sadece taslak halinde bırakmışım. İşte tam bu maziyi hatırlamalardan falan oluşan karar ile yıllar yıllar sonra yıl bu tarih olmuş iken Sarımsak'ın tuzlanması gerektiğine inancımla geri dönüyorum Sarımsak severler...

NEYDİM, NE OLMAK İSTEDİM DE OLDUM?

  Bu mükemmel tuzlanma haberini sizlere verirken bu yazımda geçmişe bir bakış yapacağım. Okuyucularım dönüştü, çoğu ortalıkta yok, abonelerimden ses soluk yok. Bir zamanlar ben vardım, bir ara yok oldum ama varlığım ebediyete uzanmadan tekrar geri döndüm varoşlar!
  Dediğim gibi, 2011 yılında çocukluk hevesidir tutturmuşum blogger olacağım diye. O zamanlar kitap blogları yazan insanlar olsa da sayıları oldukça az, Youtuber olayını geçtim, ortalıkta 'youtube ne yağğ abieğ' diye dolaşanlar mevcut, böyle bir dönemde 'Sarımsağın Günlüğü' olarak ortaya çıkmak plaza diliyle konuşacak olursak 'riskli'ydi. (Amma plaza dili oldu bu da) Ama şu su götürmez bir gerçektir ki mükemmel şeyler başardım o toyluk zamanlarımda arkadaşlar....

  NEREDEN GELİYOR BU 'SARIMSAK'? 

  9 Aralık 2011 tarihli ilk yazımın tanıtım başlığı buydu. Aynen olduğu gibi sizlere iletiyorum:
 Sarımsak yediğimiz zaman hani böyle keskin bir tat kalır dilimizde damağımızda. Biz o tada alışsak bile insanlarla iletişim içerisinde olduğumuz zaman onlar fark eder ama bu kokuyu. Sarımsak gibi olmak istiyorum ben be! Herkesi böyle derindeeen etkileyen,incedeen rahatsız eden bir sarımsak olmak istiyorum.
 İlk yazımda şöyle bir sarımsak resmi yapıştırıyım dedim tiksinirsin filan sonra bloguma kusarsınız. Aman aman yok kalsın. İyi böyle iyi. Hadi o zaman vatana millete hayırlı olsun bu SARIMSAK.  

  DEVAM FİLMİ DEĞİL, ASIL FİLMİN KAMERA DIŞARISI 

  Yeni bir değişim, tokuşum, dönüşüm filan değil. Çok kez farklı bir şey yapmayı denedim. NTS BLOG yaptım, tasarımını olduğu gibi değiştirdim, olmadı. Kitap blogu yapmaya çalıştım, o biraz oldu gibi olmadı çabuk pes edildi. Kaldı ki çok ciddi kitap blogu yazan arkadaşlar vardı camiada. Yayınevlerinin götünden ayrılmayıp yalaklık yapıp kitap göndertiyorlardı kendilerine sonra kitap değerlendirmeleri yapıyorlardı. Arkadaşlar böyle varoş karaktersiz bir blogger olmadım hiçbir zaman, bu konuda benim gurur duyduğum kadar en az siz de benimle gurur duyuyorsunuz, biliyorum, sizi seviyorum.
  Hal böyle biraz boka sarınca, bir de başlarda dediğim gibi ağır buhran dönemleri yaşayınca göt gibi kaldı emeklerimi sarf ettiğim blogum. Sonra tekrar olduğu gibi, saf haliyle bloguma geri dönmeye karar verdim....


  Blogger olma hikayem ve bu zamana kadarki yol maceramdan yeterince bahsettim bence. Blogumda içerik olarak bir şey değişmeyecek. Felsefi yazılar yazmayacağım, edebiyat kasmayacağım, kitap değerlendirmesi yapmayacağım. En amatör halimle yine Sarımsak Günlük olacağım beeeee!
  Bunun şerefine eski yazımlarından birkaç alıntı paylaşacağım sizinle... Sonra bir sonraki yazıyla arayı çok değil, hiç açmadan yine beraber olacağız. Buradaydık, buradayız, burada olmaya devam edeceğiz! Yürüüüüğğğ

VARAN 1: YILBAŞI - TOMBALA - TAKSİM ÜÇLÜSÜ

  ''Kısacası Taksim'e gidecek arkadaşlar kıçınızı kollayın. Vermek istiyorsanız da açın lan. Amaaan. Koyver gitsin.'' (24.12.2011)

VARAN 2: TOPLU TAŞIMA ARACINDAN BİLDİRİYORUM 

   '' Ben yine Optimum'da sürttüm geçenlerde. Saat 4-5 gibi dönüyorum artık eve. Atladım 21U - Uğurmumcu otobüsüne. E5 üzerinden ilerliyoruz biz, kaçırmayayım durağı diye durağın olduğu yerlere bakıyorum camdan. Tıngır mıngır ilerlerken son iki durak kaldı benim inmeme, durdu bir durakta otobüs. İnen indi, binen bindi derken ilerlemeye başladı. O sırada halis mulis Türk göbeğine sahip olan amcanın teki durağın merdivenlerinden inip otobüse yetişmek için koşmaya başladı ama nafile. Durmadı otobüs. Bastı gitti. Adam arkasından saydırdı tabii el kol hareketi yapa yapa. Ben de içimden takılıyorum adama 'Geçmiş olsun amca ehe.' filan diyerek. Sonra diğer durağa geldi bizim otobüs. Bir baktım, böyle kısa süreli bir şok geçirdim. İnene kadar kendime gelemedim.'NASIL YANİ?' filan oldum ben. Bir baktım, AYNI ADAM YİNE KOŞUYOR! İnanamadım. Gözlerimi açtım böyle, inanamadım yani. Aynı adam yine koştu koştu atladı bindi bizim otobüse. Kendi kendime 'İşte azim budur!' diyerek tabiri caizse 'kendi göt oluşumu' kıvırma olayına giriştim. Ama anladığım kadarıyla adam otobüse yetişmek için minibüse binmiş. İŞTE AZİM BUDUR!'' (06.07.2012)

VARAN 3: SARIMSAK GURURLA SUNAR: BİR TRAVESTİNİN GÜNLÜĞÜ!

 
''Merhaba Sarımsak severler! Asıl mesleğimden istifa edip blogumu travesti bir arkadaşıma bırakıyorum. Ve bundan sonra 'Sarımsak Günlüğü' değil, 'Travesti Günlüğü' olarak anılacak bu blog. E tabii siz okurlarında bir ismi olacak, 'Travesti severler!'. Böylece travesti arkadaşımızın yazdığı yazılarla okuyucularımızın yavaş yavaş ön yargılarını kıracağız ve dünyayı travestiler için daha yaşanası bir yer haline getireceğiz! Bu bizim için küçük ama insanlık için büyük bir adım olacaktır.'' (14.10.2012)

VARAN 4: 'NE!? EN KÖTÜSÜ!!'

 
'' Evet, bugün ilk iki dersimiz beden eğitimi dersiydi. Allah'tan turnike filan atmadık. İsyan çıkarırdım. Hoca boş bıraktı bizi. Böyle boş bırakınca genelde voleybol oynarım. Elim biraz daha yatkın diğerlerine göre. Yine bir kaç kişi voleybol oynamaya çıktık bahçeye. Yol kenarına yakın duruyorduk biraz. E ne yapalım başka yer yoktu bahçede. Hoppidik gubbidik oynarken ayağıma doğru geldi voleybol topu, ben bir vurdum, vuruş o vuruş, yol kenarına kaçtı top. Yol da normal yol değil, çalılıklar var, yokuş var, yokuşun bittiği yerde de İstanbul'un E5'i var. Benim o muhteşem ayağımla vurduğum top çalılıkların arasında yok oluverdi. 'İŞTE ŞİMDİ BOKU YEDİK' dedim ben tabii kendi kendime. E ne yapacağız? Geçenlere soruyoruz, top filan var mı oralarda diye, 'Yok' diyorlar bir de totoşlar. Lan top bu yani sonuçta. Nereye gidebilir ki, diyeceğim ama asıl top gider yani! Biz garibanlar, millete sorduk bir beş dakika filan, sonuç alamadık. Ondan sonra korka korka hocanın odasının yolunu tuttuk. Ve işte o efsane konuşmayı olduğu gibi aktarıyorum:
Kardelen: Hocam biz size bir şey söylemeye geldik.
Hoca: Ne oldu?
Ben: Top kaçtı hocam.
Hoca: Ne!? Nereye kaçtı? Kadir Has'a mı? (Yan okul)
Ben: Hayır hocam e5 tarafındaki yola kaçtı.
Ve işte o efsanevi söz hocanın ağzından dökülür: 'NE!? EN KÖTÜSÜ!?'

  Adamı görseniz var ya, eli ayağı dolaştı, eli titredi, kapıyı kapatmaya çalışıyordu kapatamadı. O derece. Çocuğu kaza yapsa bu kadar telaşa kapılmaz yemin ederim. Ben iyice korktum tabii. 'Aha Sarımsak. Bittin oğlum sen!' Bir de öncesinde odaya giderken kendimi yatıştırıyordum, 'Yani 5 liralık top canım. Cüzdanımda ne kadar para vardı? Veririm onu olur biter.' diyerek. Ama hocanın o halini görünce altıma yapıyordum yemin ederim korkudan.'' (11.10.2012)



   Sarımsak'ın Günlüğü tekrar saçmalamak için bloggerlığa geri döndü, götünüzü kollayın!
  

Cumartesi, Aralık 17

2016 Reading Challenge

   Herkese merhaba! Uzun süredir buralarda olmayışım beni bir hayli üzmekte. Görünen o ki yakın bir zamanda eskisi gibi bir blog düzenim olmayacak gibi. Üniversiteye başladığımdan beri yaşadığım yoğunluk, zihinsel yorgunluk ve rahat imkanlarımın olmayışı nedeniyle düzensiz bir bloggera dönüştüm. Blogumu kapatmayı düşünüyor muyum, hayır. Tersine belirli bir düzene oturtmaya çalışacağım, yakın bir zamanda olmasa bile.
    2016 yılını bitirmek üzereyken insan bu yılı kafasında şöyle bir değerlendirme tahtasına oturtuyor. Fakat değerlendirmeye tabi tuttuğumuz bu yıl birçoğumuz için karanlık bir yıl olmuştur diye tahmin ediyorum. Burada yaşadığımız korkunç olayları 'listeleyip' sizlere hatırlatma ve bunlarla ilgili bir şeyler yazma amacım bulunmamakta. Fakat öğrendiğim bir şey varsa o da şudur ki; kurtuluş edebiyatta, sanatta, tiyatroda, felsefede. Bunlara tutunmanın gerekliliğini ve önemini kavradım bu yıl.
   2012 yılından beri üye olduğum online kütüphane sitesi Goodreads'da geleneksel olarak her yıl 'reading challenge' yapılıyor. Yılın başında kendinize kaç kitap okuyacağınızla ilgili bir hedef koyuyorsunuz ve yıl boyunca bunu gerçekleştirmeye çalışıyorsunuz. Buradan hareketle size bu yıl resmen 'aşık' olduğum kitapları tanıtacağım. Eğer aralarında okuduklarınız varsa ya da benim yazımdan sonra okursanız bana kitap hakkındaki görüşlerinizi iletirseniz oldukça mutlu olurum. O halde başlayalım:

1. Giovanni'nin Odası - James Baldwin, Çiğdem Öztekin



Edebiyat sever bir arkadaşımdan öğrendiğime göre Attila İlhan'a yanık olan siyahi yazarımız Baldwin, beyazların aşkını anlatıyor bize. Bilenler bilir, aşk kitaplarından pek hoşlanmam. Oldukça uzak durmaya çalışırım. Fakat bu kitap bir başyapıt ve basit bir aşk romanı değil. LGBT etiketi verebileceğimiz bu kitap sizin kalbinizin tam orta yerini vuracak, diliyle sizi methedecek bir özellikte. 'Aşk üçgeni' diyebileceğimiz bir aşkla karşılaştığımız bu kitapta erkek karakterimiz bir erkeğin cezbediciliği ile kadın nişanlısı arasında kalmaktadır. Goodreads puanım 5 olan bu kitap hakkında okuduğum dönem yazdığım küçük bir yorumla bitirelim o halde: ''Benliğini sorgularken etkilediğin insanlar kimin umurunda? Çok yönlü bir şekilde yansıtılmış içimi delen yüreğimi paramparça eden cümleleriyle 'of bu çok ağırdı' dedirtip iki dakikalık ara verdiren Tek Başına Bir Adam gibi kutsallığa sahip olan harika bir roman. Bitirdi beni...''


2. Son Kuşlar - Sait Faik Abasıyanık

Yakın bir zamanda hakları YKY'den İş Kültür'e geçen Sait Faik'in eserlerini yepyeni kapaklarıyla görüyoruz. Kapaklar konusunda kıyaslamanın anlamsız olduğunu düşünmemin yanı sıra yeni kapakların cidden başarılı ve güzel olduğunu düşünüyorum. Ama keşke popüler kitaplarda yaptıkları baskı adeti etiketini basmasalardı. Ama belki iyi bir çocuk olursanız kitabevlerinde siz de etiketsiz kitaplara denk gelebilirsiniz! Sait Faik'in bu sene birçok kitabını okudum fakat içindeki öyküleri en çok sevdiğim kitap bu kitaptı. Tabii ki Sait Faik külliyatını hiç düşünmeden tavsiye edebilirim size fakat Sait Faik'i bu kitapla okumaya başlarsanız daha iyi olabilir diye düşünüyorum. Sait Faik'den ikinci favorimin de Alemdağ'da Var Bir Yılan kitabı olduğunu da laf arasında söyleyeyim.

3. Oscar Wilde - De Profundis

Bakıldığında Wilde'ın hapishaneye girmesine sebep olmuş sevgiliye yazılan mektuplar olarak tanıtılıp böyle karşımıza çıkıyor kitap. Fakat dedikoduları bir yana bırakıp olayları bir de Wilde'ın ağzından dinlediğinizde olayların aslında pek de öyle olmadığını bütün çıplaklıklarıyla görüyorsunuz. Wilde'ın canı çok yanmış, bu şüphesiz. Fakat içindeki mücadele ateşi hala sönmemiş. Sadece sevgilisini suçlamakla kalmayan Wilde, kendi cümleleriyle kendini anlatıyor mektuplarında. Wilde severlere kesinlikle tavsiyemdir bu kitap. Hiç Wilde okumamışlara Dorian Gray'in Portresi'ni (sansürsüz, bulabilirseniz açıklamalı versiyonu) tavsiye ederim. Ardından büyük bir iştahla bu kitabı okuyabilirler. Ön bilgi gerektiren kitapları tavsiye etmek zordur, risklidir. Fakat konu Wilde olduğunda... Her şey değişir. Goodreads yorumum: ''Edebiyat için mektupların yayınlaması olayına pek sıcak bakmıyorum aslında. En azından mektup yazanın rızası olmadan. Ama sanıyorum ki Wilde bu mektubun yayınlanmasını isterdi. Öyle ki kendisine dair kendi ağzından birçok şey öğrenebiliyoruz. 'Gerçeğin' ne olduğunu herkesin görmesini isterdi.''

   Her zaman söylenenlerin aksine diyebileceğim şudur ki: Bu yıl benim için çok verimli bir yıl olmadı. Bu asla başarılı kitap okumadığım anlamına gelmeyeceği gibi tersine çok büyük yazarlarla tanıştım bu yıl. Fakat geçen senelerle kıyaslama yaptığımda kitap seçme konusunda bir miktar başarısız olduğum bariz ortada.
   Okumanızın gerekliliğini düşündüğüm bu üç kitap yanında Jeanette Winterson'ın yeni kitabı Tutku, başarılı bir kitap. Goodreads'ta yazarın en yüksek puanlamasına sahip olan kitap tutkunun ne olduğunu sorgulayarak 'tanrı ile şeytan' arasında dolaşıyor. Aynı zamanda baskısı olmayan fakat yayınevinden aldığım haberlere göre yakın bir zamanda yazarın tüm kitaplarının tekrar baskı yapacağını öğrendiğim E.M. Forster'ın Cennet Dolmuşu isimli öykü kitabı da kesinlikle tavsiye olunur. Felsefi sularda gezinen yazar 'Ebediyet: Neredeyse 99 yıl.' diyerek benim kalbimi oldukça fethetmişti.
   Şimdilik benden bu kadar. Kitapsız geçen gününüz olmaması dileği ile sevgili okurlar! Kendinize iyi bakın.

                                                                                                                              -Sarımsak












Çarşamba, Ağustos 5

Sıradan (dışı)

  Doğa için oldukça sıradan bir gündü. Doğanlar doğuyor, ölenler ölüyordu. Bir tarafta yağmur damlaları yeryüzüne inmek için acele ediyor, diğer tarafta bulutların birbirleriyle yarıştığı gökyüzünden güneş ışınları gülümsüyordu.
  Onun için de sıradan bir gündü. Yaz günlerinden biriydi. Hava oldukça nemli ve sıcaktı fakat onu etkilemiyordu bu. Etkilese bile çalışmak zorundaydı. Ailesine yemek getirmek zorundaydı. Yaz aylarında yaptığı en önemli ve en ciddi iş buydu.
  Üç kişilik bir ailesi vardı; o, onun babası ve onun annesi. Babası bir yaz günü çalışırken bacağının tekini kaybetmişti. Annesi de yine yaz gününde çalışırken vücudunun yarısını kaybetmişti. Yaşaması mucizeydi aslında. Ama çok bir ömrü kaldığı söylenemezdi. Böyle bir durumda ailenin bütün yükü ona düşüyordu.
  Onun için zaman çok önemliydi, çünkü o kadar yavaştı ki sanki yirmi dört saat değil de on iki saatte tamamlanıyordu gün. Tembel değildi, tersine çok çalışkandı. Bir o kadar da güçlüydü. Hatta o kadar güçlüydü ki kendi ağırlığının sekiz katı ağırlığında bir şeyi taşıyabiliyordu.
  Çoğu ailenin hayatı gibi onun ailesinin hayatı da risklerle ve çabalarla geçip gidiyordu. Sakat kalmalar ve ölümler çok sıradandı artık. Doğanın acıması yoktu. Belki her şeyi doğaya yüklemek doğru olmazdı ama... Bunun bir önemi var mıydı onun için? Suçlu doğa olsa bile ne yapabilirdi? Onun bunları düşünmekten daha önemli işleri vardı. Çalışmalıydı. Sürekli çalışmalıydı. Onun için yegane adalet, ilahi adaletti. Sorgusuz sualsiz...

  Yine yuvasına yemek götürmek için çıktığı o gün herkes aynı görünüyordu. Günün sıradanlığı onlarda vücut bulmuştu. Herkes aynıydı. Birisini ötekisinden ayırt etmek çok zordu. Onların tek ayırıcı özelliği boyutlarıydı. O, normal bir büyüklüğe sahipti. Ne bazıları gibi kocamandı, ne de bazıları gibi fark edilmeyecek kadar küçüktü. Bu, onu diğerlerinden ayırt etmeyi olanaksız kılıyordu.

  Bu sıradan günde hemen hemen herkes çalışıyordu. Ara vermiyorlardı. Hepsinin tek amacı yuvalarına yemek götürmekti ve bunu gerçekleştirmek için harıl harıl çalışıyorlardı. Kimse bir diğerine yan gözle bakmıyordu ya da laf atmıyordu. Ya da boyutuyla ilgili espri yapmıyordu. En büyüğü de sıradandı, en küçüğü de. Her an ölüm riskiyle yaşadıkları için diğerlerinin nasıl göründüğünü umursamıyorlardı. Her zaman bundan daha önemli işleri vardı onların.

  Tek düşüncesi ve tek amacı yuvasına yemek götürmek olan o için gün birazcık farklı olacaktı. Ama o bundan habersizdi. Bilemezdi de zaten olacakları. Tahmin de etmezdi. Gerek var mıydı buna? Tahmin düşünmektir ve düşünmek zaman alır. Halbuki zamanı çok değerliydi ve bu değerli zamanı düşünmek gibi boş şeylerle harcayamazdı.

  Gözlerini dört açmış çalışırken onun burnuna bir koku geldi. İlk defa aldığı bu kokunun ne olduğuna dair bir fikri yoktu. Bu kokunun ne olabileceğini düşünüyordu ve bu zaman kaybıydı aslında. O çalışmalıydı. Fakat bu koku çalışmasını engelliyordu. Gözleri kararıyordu. Üstündeki yükü bırakmak zorunda kaldı. Etrafına baktı, diğer arkadaşları kaçıyorlardı. Onların üstünde yük yoktu. Fakat o çalışmak zorundaydı. Yükü vardı. Ailesinin yemeği vardı. Onu bırakıp gidemezdi. Kokuya karşı gelmeye karar verdi. Son bir çaba ile yükü tekrar sırtlayıp kokuya karşı çaba sarf etmeye çalıştı. Birazcık ilerlemişti. Bir an yapabileceğini düşünmüştü ama hayır, olmuyordu. Böyle devam edemeyecekti. Yükü bırakmak zorundaydı. Belki ailesine bugün yemek götüremeyecekti ama diğer günler yemek götürmek zorundaydı ve bunun için bugünlük yemeğinden vazgeçmeliydi. Yüksüz devam etmek daha kolay gözükse de iyice bitkin düşmüştü birden bu koku yüzünden. Kendini yere bıraktı. Devam edemeyecekti. Gözleri iyice karardı, karardı, karardı. Sondu onun için. Özür diledi ailesinden, sıradanlık için.


Ve böylece karınca bir evin parkesinde böcek ilacı nedeniyle can verdi. Mezarı ise beyaz bir peçete ile balkondan aşağı atıldı. Sıradanlık bu ya...



NOT: 'O' kelimesini sıradanlığı hissettirmek adına bazı yerlerde özel isim olarak (büyük harf kullanmadan) bazı yerlerde de zamir olarak kullandım.

Çarşamba, Temmuz 22

Zor

  Zor bu ülkede yaşamak.
  Zor bu ülkede sokaklarda dolaşmak özgürce.
  Zor bu ülkede kadın olmak.
  Madenci olmak, işçi olmak zor bu ülkede.
  Zor bu ülkede LGBT bireyi olmak.
  Zor bu ülkede birilerini desteklemek.
  Tarafsız olmak, objektif olmak, etiketlere maruz kalmamak zor bu ülkede.
  Zor bu ülkede düşünmek, düşünebilmek.
  Zor bu ülkede hakkını aramak.
  Zor bu ülkede adaleti bulmak.
  Zor bu ülkede çalışmak.
  Zor bu ülkede evine ekmek götürmek.
  Ötekileştirmeden yaşamak, öteki olmak zor bu ülkede.
  Zor bu ülkede yardım eli uzatmak.
  Zor bu ülkede anne olmak.
  Yaşamak zor bu ülkede. Ölmek kolay, ölmemek zor bu ülkede.
  En zoru da gençken ölmek. Yardım ederken öldürülmek. Sinsice, alçakça.

  Zor bu ülkede yaşamak.

Pazar, Haziran 28

soru işareti

kaybolmuşluk hissi iğrenç bir his. nereye ait olduğunu bilmemek, ne mutlu olabileceğini bilmemek, daha da ötesi artık mutlu olabilecek ihtimalini bile bilmemek. 
çok korkunç her şey. insanlar, toplumlar, teknolojiler, nesneler, fikirler, duygular, çıkarlar. bunlardan dolayı umutsuzluğa kapılmak ise en korkunç olanı. umutsuzluk içinde bile olsan yapman gereken ödevler, sorumluluklar, 'kazanmaya' çalışman gereken şeyler de işkence. baktığında zavallıca. gördüğünde ise acınası. 
bırakıp gitmek istiyor insan bazen. evi bırakmak, okulu bırakmak, insanları bırakmak, şu an bu yazıyı bırakmak, hayatı bırakmak. sıkılmak her şeyden, hayatı işkenceyi döndürüyor. 
korkmak da çin işkencesi gibi bir şey. büyük harf kullanmaktan dahi korkmak. 
anlaşılmamak.
şu an ne demek istediğimi anlamayacak insanlar. saçmaladığımı düşünenler.
anlaşılmamak umutsuzluğa giden kestirme yol. zorunlu kestirme yol.
bir rüya görmüştüm, öldükten sonra kendimi. bir laptop ekranından da geride kalan hayatı izliyordum. üzülmüştüm. öldüğüm için değil. hayatta tutunduğum tek dalı kaybettiğim için. garip geliyor. 
garip ve iğrenç kendini anlayamama duygusu. 
kendimi nerede mutlu hissedeceğimi bilmiyorum. bu benim içimi paramparça ediyor. belirsizlik beni tüketiyor. belirsizliğin içindeyim, sanki hiçbir yerde mutlu olamayacak gibi. kötü yanı, o yerden ayrıldıktan sonra orayı özlediğimi fark etmem. ama ben orayı sevmiyorum ki, nasıl özleyebilirim? bilmiyorum. kendimi kötü hissettiriyor bu bana. belki de sevmediğim ama özlediğim şeyin yer değil, yerin içindeki insanlar olması bana bu özlem duygusunu yaşatan. belki de yerler kişilerle anlamlı oluyor. ya da anlamsızlığa anlamsızlık katıp kendine hayran bırakıyor. 
saçmalık.
her şey saçmalık.
bu yazıyı yazmam da saçmalık. neden yazdım ben bütün bunları. ben bile kendimi anlayamazken birisinin beni anlama isteği yüzünden mi? bu da saçmalık.
bu saçmalıktan nasıl kurtulacağımı bilmemem de saçmalık. her şey saçmalıklar silkesi.
koptu her şey. ben de koptum. iyi geceler. 

Salı, Haziran 23

Mutluluk Üzerine...


Uzun bir süre yoktum ve buraları ciddi anlamda özledim. Öyle ki bu yazıyı telefonumun küçücük ekranında yazıyorum. O yüzden umarım yazıda görsel ek olmaması sizin gözünüze uzun ve sıkıcı bir yazı olarak görünmez.
Blogda olmadığım süre boyunca birçok kitap okudum. Ama az önce bitirdiğim kitap 'Acayip Bir Başlangıç' bana, duygularıma ve hissettiklerime yakın gelmiş olacak ki bir yazı yazma isteği duydum. Ama bu yazı bir kitap incelemesi tarzında değil mutluluk kavramı üzerine olacak.
Kitapta hoşuma giden uzun bir alıntı vardı: "Mutluluk sözcüğüne sadece en dünyevi bağlamlarda -mesela, ne mutlu ki kimliğini bir yerde unutmadığında ya da gideceği yere mutlu mesut vardığında- katlanabiliyordu. Mutluluktan, hedeflenen ya da ulaşılabilen bir ruh hali olarak söz edildiğinde, sanki biri iğrenç bir hastalıktan ya da cinsel saplantılarından bahsediyormuş gibi rahatsız olurdu. Esrik aşkın meyvesi olan mutluluk, kendine telkinden ve hayatı olduğu gibi görmeye katlanmayanların kendini kandırmasından başka bir şey değildi. Çocuklar dışında hiç kimsenin kendi mutluluğu için bir başkasına bel bağlamaması gerektiğini söylerdi. Hayatının hiçbir döneminde insanların mutluluğa hakkı olduğunu düşünmemiş, çileli dünyayı aşkla tatlandırma düşüncesine kapılmamıştı."
Ve bir de şöyle bir soru soruyordu baş karakterimiz: " Mutluluğumuz için mücadele etmeyi unuttuk mu hepimiz? Yoksa mutluluğun ne olduğundan artık o kadar emin değil miyiz?"
Mutluluğun, gerçek mutluluğun ne olduğundan emin değiliz. Artık emin olamayız. Kısa vadeli hazlar artık bize daha çabuk ulaşabilir ve çekici geliyor. Ve biz bu hazları mutluluk diye tanımlıyoruz artık. Sanıyorum ki artık mutluluk mümkün değil.
Mutluluğun anlamını unutmuş haldeyiz. Kaybolmuş bedenlerimiz gibi hislerimiz de kaybolmuş. Yanılsamalarla yaşıyoruz. Gerçekliğimizi kaybetmiş haldeyiz. Yanlışız.
Kendimizi kandırıyoruz. Mutluluğu artık haza indirgemişiz. İnsanlar mutlu olduklarını sanıyorlar ama aslında hiçbirimiz mutlu değiliz.
Bu satırları yazan ben karamsar yazar bey ve bu satırları okuyan ve bana katılan siz karamsar okuyucular ve bu satırları okuyan ardından içi daralıp bana saydıran tam şu anda sayfayı kapatmayı düşünen siz gerçeklikten ve karamsarlıktan kaçan korkak okuyucular...
Aşkı mutluluk olarak nitelendiren daha da ilerisi sıradanlığı evlilik ile gerçekleştiren, bu mutsuzluk dolu dünyada sıradanlığın şaibeli mutluluğunu arzulayan insanlar...
Bazen düşünmekteyim, bu hayatta hiç mi güzel şeyler olmuyor? Hayır bence olmuyor. Olmayacak da. Bu kadar kötülük arasında mutluluğu yakalamaya çalışan insanlar ve belki de kısa süreliğine yakalamış olan insanlar nasıl baş edebilir bunca kötülükle?
Peki ben hiç mi mutlu olmadım? Oldum ama artık o kadar korkunç bir karamsarlık çukuruna düşmüşüm ki herhangi bir olumsuzlukta hemen yıkılıyorum. 'Evet, bu buraya kadarmış.' deyip mutluluğumu kurtarma ve devam ettirme çabasına girmiyorum, korkuyorum. Aslında girmek de istemiyorum. Çünkü insanlar korkunç, hayat korkunç. Ve ben de şu an bu satırları okumayan kendilerini üst satırlarda bulup sayfayı kapatmış olan korkaklar kadar korkayım.
Ama bazen düşündüğüm başka bir şey var. Mutsuzlukta mutlu olan insan' tabirini duyduğumdan beri ben de bu tanımın içerisinde miyim diye sorguluyorum. Cevabı bulabileceğimden şüpheliyim. Belki de cevap vermek istemiyorum kendimce. Mutluluğun imkansızlığına inanmış bendeniz olarak.
Uzatmaktan hoşlanmıyorum.
Kitabın sonu acayip bir başlangıçla bitiyor. Yeniden umutla, yeniden gençleşme ile bitiyor. Yaşlı ve hayattan ümidini kesmiş karakterle genç ama yaşlı ben arasında bağlantı ve yakınlık kurdum. Ve aklıma bir soru geliyor sadece. Acaba ben de acayip bir başlangıç yapıp umutlanabilecek miyim? Peki ya bu başlangıcın bitişi nasıl olacak?
Yazımın sonlarına gelirken (bu tavsiyem her ne kadar yazımla çelişse de) mutluluk arayışınızı kaybetmemenizi ve Acayip Bir Başlangıç kitabını okumanızı tavsiye ederim. Size dokunacak bir havası olduğuna eminim. Sonraki yazımda on8'in yeni kitabını inceleyeceğim efenim. Kitapsız kalmamanızı dilerim!
- Mutluluğu sorgulayan ama belki de mutsuzluktan mutlu olan ve bunun farkına varamayan garip bir yazar.

Bulamadın mı?

DMCA Protection