Salı, Eylül 5

Olumlayamadıklarımızdan mısınız?

 777

Aldım verdim kabul edip evrene teslim ettim. Niyet de ettim bu yazıyla Sarımsak'ın patlamasına (aynen bin yıllık blogger aracılığıyla hem de) ve güzel övgüler almaya. 

Evrenden gelen sonuç: Kabul ettim ve sana sanki hayatında hiç karşılaşmamışcasına binlerce zorba yorum getirdim.

Amen.


Bu yazıyı yazmadan yaklaşık 5 dakika önce, Instagram'da karşıma çıkan o olumlayıcı cümle sonrasında bir ilham geldi. Ne oluyorum ben? Yaşam koçu? Paralarını cukkaladığım zenginlere nefes ve bağırma egzersizleri yaptırıp günümü gün etseydim olurdum. Ama onu da olamadım. 

Biraz da buradan geldi bu yazı yazma isteği. Kendimi en çaresiz, en bitkin ve yorgun hissettiğim anda karşıma birden olumlayacı gönderiler düşmeye başladı. 

"Asla vazgeçme, sen biriciksin!"

"Yorulduğunda dinlenmeyi öğren! Bırakmayı değil!" 

"Öldün mü? Başarım diye yorumla!" 

E ben de zaten oradan oraya mental breakdownlar arası astral seyahat düzenlemekten şehirlerarası otobüs şirketi kurmuşum zihnimin bir köşesinde... Karşıma ısrarla çıkan o 10 gönderiden birisini ciddi anlamda içimden gelerek beğendim ve "like"ladım. Instagram algoritması bu anı bekliyordu sanırım. Karşıma anında benzer x100 post çıkarmaz mı? Düştüm ben de. Evet, buna da düştüm. Ya da bunda da düştüm. 

İşin aslı şöyle... 

Biraz ciddilik...


Bir süredir (yaklaşık dört yıldır) hayatımın en önemli ve en kritik aşamasında hissediyorum kendimi. Bunu her anlamda ele alabilirsiniz, sanki içinde bulunduğum konum ve yaptığım şey benim hayatta tutunduğum tek dal adeta. Bu, bu kadar ciddiye alınır mı? Alınır. Nedenini, ayrıcalıklı dünyalarında zevk ve sefa içerisinde yaşamamış kişilerle konuşuruz, orası ayrı. Aldım mı, aldım. Peki bu bana nasıl yansıdı?

Parasızlık derdi? HEM DE NASIL

Gelecek kaygısı? YARINIM OLACAK MI, CİNSİNDEN

Yaşayabilme anksiyetesi? PRIDE'DA GÖRECEKTİNİZ BİR DE, ÇENEM KİTLENDİ GERGİNLİKTEN

Kabul görme arzusu? BUNDAN BAŞKA NE ARZUM OLABİLİR Kİ

(Instagram: soleoado)

Bunlar hadi tamam da (tamam değil de işte hani bi' anlık bilinç kaybına uğradık, unuttuk bunları) herhangi bir şeyle tek başına mücadele etmek bence hepsinden daha yorucu olan. 

Çok da uzun olmayan bir zaman önce kendi kendime düşündüğümde birbirimizi karşılıklı sevdiğim kişiyle dümdüz herhangi bir aktivite yapmanın beni dünyanın en mutlu insanlarından ve aynı zamanda her şeye başarabileceğini düşünen insanlardan biri yapacağından birden emin oldum. Dedim ki, mesela, hani Allah'ın işi denk geldi oldu... Düşündüm, düşündüm. E bi' güzel geldi. 

Birisiyle de bu düşüncelerime yakın birkaç şey yaşadık. (Şimdi okur falan, çok detaya girip pasif agresif gibi gözükmeyim.) E olmadı abla. Düştüm mü? Düştüm ama kalkmak zorundaydım. Tam o sıralarda inanılmaz önemli (????) şeylerle uğraşıyordum, dört yılın neredeyse sonuna gelmiştim. Düşersem ve bir şeyleri kaçırırsam daha da düşecektim. O yüzden izin vermedim. Bihter'in "Peki" repliğini aynaya karşı tekrar ettim. 

Öyle ya da böyle derken.... Varmak istediğim noktaya ufaktan gelirken....

Yine bu yazıyı yazmadan yaklaşık yarım saat önce birden "Ulan Sarımsak, tamam hani bi' süre geçti, dört yıl filan. Bir şeyleri kaçırdın mı ya da bir şeyleri yakalandın mı?" diye sordum kendi kendime. Belki azıcık saçmalarken cevap bulurum diye yazmaya başladım. 

Bir şey yakaladım mı? Yakında göreceğiz. Bir şey kaçırdım mı? O kadar bilmiyorum ki bu sorunun cevabını. 

Hani böyle tribe girip "Ne için be, ne için?" dersiniz ya kendi kendinize (demiyorsanız ayrıcalıklı dünyalarınızda yaşamaya devam edip yazımı terk edebilirsiniz), birden emeklerinizi sorgularsınız. 

Juliette kız kardeşiyle sevişir miydi,

Etik buna ne derdi,

Non-binary evrende bunun yansıması ne olurdu,

diye düşünürken belli bir miktar parayla, belli yaşam standartlarından bir adım ileri gidemeyip dahası gerilerken tüm bunların tam olarak nasıl bir anlamı veya gereği var? 

Bence daha da önemlisi (işte vurucu nokta) neden bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim? Yorgun argın eve gelmişim, yorgunluktan kolumu hareket ettiremiyorum. Ağzımın içindeki yaralardan ne bir şey yiyebiliyor ne de konuşabiliyorum. E peki niye?

Çünkü tam tamına 6 gün önce yaşadığım büyük buhrandan sonra akşamına en yakın arkadaşımla biraz (???) içki içip dağıttık. Cuma gecesi ben tek başıma dağıttım, hunharca. Cumartesi gecesi +1 kontenjanıyla (işte o da ayrı bir hikaye) daha da hunharca dağıttım. Sonra bir uyandım, e ben düşmüşüm. Düşmekle kalmamışım yamulmuşum. Üstelik bir de ağzım, neredeyse açılmayacak derecede yara içerisinde.

Sonrasında da...

Bir gün bir gün bir çocuk

Eve de gelmiş kimse yok. 

Sonra ne yapmış, valla o da ne yapsın, OLUMLANAMAMIŞ. 


Cuma, Kasım 13

85 Yazı'ndan... (été 85)

  Merhaba Sarımsakseverler! Pandemi ayları tüm dehşet verici şekliyle sürerken uzun süredir kapalı olan sinema salonların açılmasından sonra 'ilgi çekici' bir şeylerin vizyona girmesini ve aylar sonra o koltuklarda oturup harika film izlemeyi bekledim. François Ozon'un bu yıl gösterime giren été 85 filminin Beyoğlu Sineması'nda gösterime gireceğini duyunca da koşarak gidip izleme isteği oluştu içimde. İyi ki koşarak gidip izlemişim, zira birkaç gün öncesinde Beyoğlu Sineması, pandeminin getirdiği çeşitli sıkıntılar nedeniyle kapılarını bir süre kapatma kararı aldı. 


  Yaptığı göndermelerle, benzetmelerle, müzikleriyle ve daha da önemlisi hissettirdiği duygularla tamamıyla beni etkisi altına alan été 85’in hikayesi aslında sondan başlıyor. İlk sahne bir suç filmi sahnesi gibi adeta, iki yanında kolluk kuvveti olan Alex, bir hikaye anlatacağını söylüyor. Ölüm’e ilgisini olduğunu söyledikten sonra tek bir cesetle ilgilendiğini ekliyor. Tam bu sırada da Haneke’nin Funny Games filmden kopup gelmişçesine Alex kameraya doğrudan bakıp, eğer ölüme ilginiz yoksa burada bırakabilirsiniz, uyarısında bulunuyor izleyiciye, adeta ürkütücü bir kamu spotu gibi.

  Burada başka bir şeyden bahsetmek istiyorum. Prensip meselesi olarak (çünkü ben çok önemli bir şahsiyetim ya ondan hani) genelde izleyeceğim filmlerin fragmanlarını izlemiyorum. Afişine, yönetmenine bakıp karar veriyorum. Bu beni müthiş bir bilinmezliğin içine atıyor ve bu his oldukça hoşuma gidiyor. Bunu söylememin sebebi, aynı hissi été 85’de de yaşamış olmam. Fragmanını izlemeye gerek duymadan afişinden zaten bi’ gençlik aşkı filmi izleyeceğinizi anlıyorsunuz ama filmin bahsettiğim ilk sahnesi kendi kendime ‘galiba hiç de beklediğim gibi olmayacak’ dememe sebep oldu.

  Funny Games vari, Alex’in korkusuzca kameraya, yani bize bakması beni etkiledi. Bu sahneden sonra da bir – iki ay öncesine gidip hikayenin başını izlemeye başlıyoruz, elbette birisinin öleceğini bilerek. Alex ile David’in hikayesi, Alex’in tekne kazası yapması sonrasında David’in ona yardım etmesiyle başlıyor. Pek bir yardımsever olan (burası kinaye dolu…) David, Alex’i alıp evine götürüyor ve David’in annesi bir güzel yardımcı oluyor Alex’e. Bu müthiş arkadaşlık burada başlamış oluyor… Alex ve David’in tekrar italik bir şekilde yazacak olursak arkadaşlığı kısa sürede kuvvetleniyor. Tabii burada üzücü olan şey, bu arkadaşlığın bir ‘yaz rüyası’ kadar kısa olması.



  Film, bir kitap uyarlaması esasen. Aidan Chambers’in Dance on My Grave kitabından uyarlanma bir Ozon filmi. Filmi izlediğimde uyarlama olduğunu bilmiyordum ama filmi izledikten sonra ‘filmin başka ismi olsaydı ne olurdu acaba’ diye düşündüğümde aklıma kitabın isminden daha iyi bir isim gelmedi… Bu, bir ‘anlaşma’ya ya da belki daha doğru bir ifadeyle ‘söz’e dayanıyor. Burada fazla spoiler vermeden geçiştireceğim ancak her sahnenin müthiş bir görsel haz sağladığı gibi spoilerını vermekten kaçındığım sahnede gözlerimin önünde canlanıyor tüm mükemmelliğiyle.

  Asıl ismi Alexis olan Alex, David’in kendisine ‘Alexis çok uzun, sana Alex diyeceğim’ demesinin ardından Alexis’in artık herkesin ona Alex olarak hitap etmesini istemesi, belki de David ile olan bağın ne kadar kuvvetli olacağını ya da David’e ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Aralarındaki bu bağı, birlikte geçirdikleri zamanı izlerken de hissediyoruz elbette. Alex’in David’e, Verlaine’nın Rimbaud’a yazdığı düşünülen şiirini okurken Rimbaud ve Verlaine’nın aralarındaki bağa yapılan gönderme ise şahsen birçok şeyi hissettirerek açığa vuruyor. Başka bir gönderme ise David ile Alex’in alışveriş yapmaya çıktıkları sahnede David bir elbiseyi gösterip Alex’e almasını söylediği zaman yapılıyor. Çiçekli bir elbiseyle Ozon -kanımca- kendi kısa filmi Une robe d’été (1996)’ye gönderme yapıyor. (Bu bir gönderme olmayabilir, öyle olmasa bile kesinlikle bir gönderme. Bunu fark ettiğim için bir miktar kendimi müthiş bir sinefil gibi hissettim.)

  Bununla birlikte beni en çok etkileyen sahneden bahsedeceğim. David ile Alex, bir gece kulübünde dans ederlerken David birden ortalıktan kayboluyor ve sonra elinde walkman ile gelip Alex'in arkasından yaklaşarak kulaklığı Alex'in kulaklarına takıyor. Çalan şarkı ise Sailing... Tüm atmosferi birden tepetaplak yapan David, Sailing dinleyen Alex'in etrafında dans etmeye devam ediyor. Bence sırf bu sahne için bile izlenir... Aynı zamanda, Sailing'e dikkat... Daha sonra -maalesef ki- tekrar çalacak filmde...



  Son olarak filmin sahnelerine ve müziklerine kısaca değinmek istiyorum. 80’lerin müthiş ezgilerine sahip olan müzikler, zekice düşünülmüş ve harika açılarla çekilmiş sahneleriyle birleşince filmin hikayesi ne kadar orijinal olmasa da izlemek için tek başına bir sebep oluyor. Orijinal olmadığına dair ironi içeren vurgu yaptım zira filmin hikayesi ‘iki ergenin yaşadığı duygular’ olarak basitleştirilebilir, ancak bu kadar basit bakmamak gerekiyor diye düşünüyorum. Hele ki oyuncuların performansları çok üst düzeyken…

  Peki bu filmin benim için önemi nedir? Açıkçası milenyum öncesinde geçen özellikle ergen iki erkek arasındaki arkadaşlık hikayeleri beni çoğu zaman etkilemiştir. Bunun birçok etkeni var. Ama en önemlisi yaşanılan saf duygular. David hovarda, şerefsiz ergenin teki. Ama duyguları saf ve gerçek. Saf derken, daha çok gerçek demek istiyorum aslında. Bunu neden önemsiyorum, çünkü gerçek hiçbir duygunun kalmamış olmasından oldukça şüpheliyim…


  Gerçek duygularla ve gerçek filmlerle karşılaşın hep! Ve été 85’i izleyip bana yazın…

Görüşmek üzere Sarımsakseverler!


  


Çarşamba, Nisan 22

Neydik? Ne Olamadık?




  ''How many special people change?
    How many lives are living strange?













 Merhaba Sarımsakseverler! Bu yazıya başlamadan önce güzel bir şarkıyla karşılamak istedim sizi.   Öyle tahmin ediyorum ki, her insanın hayatında mutlaka kişiye huzur veren birçok duyguyu aynı   anda yaşamasına olanak sağlayan bir şarkı vardır. Sanırım benimki de bu şarkı.

  Bugünkü yazım diğerlerinden biraz farklı olacak. Bir kitap önerisi veya incelemesi yapmayacağım. Tam böyle dokuz sene önceki gibi içimden geçenleri yazacağım. Yaşadığımız bu garip ve bir o kadar da korkutucu zamanlarda sizlere müthiş benliğimle harika şeyler üretip sunmayacağım, bunda bir anlaşalım ilk önce. Müthiş benlikleriyle bir şeyler üretip sunanlara da burun kıvırmaya başlamadım değil.

  İlk başlarda güzeldi aslında, en güzel olabileceği noktaya kadar belki de. Ya da üstüne koca bir çizgi çekip şunu diyebilirim: Güzel gözüktü, en azından bana. Sanal müzeler hoştu, yayınlanan ücretsiz dergiler ve kitaplar da hiç fena değildi. Hemen kurbağa misali başka bir yere atlayarak şunu da söyleyeyim; evde olmak hiç de kötü değildi.

  Evde olmaktan hoşnutluk duyuyorum çünkü kalabalıkları hiçbir zaman sevmedim. Bugün bile mesela, evlerde olma zorunluluğunu hissettiğimiz günlerden birinde yani, markete gittiğimdeki o kalabalık ilk saniyede beni boğdu. Gariptir, her şey insanlarla güzelken aynı zamanda her şey insanlarla kötü.

  (Bağlamak istediğim yerler bazen kaçıyor elimden parmaklarımdan ve beynimin en büyük yerlerinden. Kusuruma bakmayın, bilinç akışı yöntemi beni aşar ama öyle yapıyormuşum gibi davranabiliriz bence. Çünkü, nedendir ki, hepimiz bir şeyleri öyle yapıyormuş gibi davranıyoruz zaten.)

  Tek başına'lık hissi kalbimin en kuytu köşelerine dokunan beynimin en görünmez yerlerinden saçılan mutluluğumu tetikliyor. Bunun birçok sebebi olabilir. Ama ortalıkta sebep arayan yok, o yüzden devam. Dikkatinizi çekerim ki, bahsettiğim şey bir yalnızlık değil. O olsa olmaz mı peki, ayıp ettin, olmaz olur mu? Ama bu, o değil. Bu, benim naçizane düşüncelerimin ışığında, bir isyandır. Demem o ki, neresinden bakacağınız size kalmış bir şekilde, tek başına'lık bir isyan duygusudur. Neye karşı olduğunu bilemiyorum tam olarak, yine derinlerden kuytu köşelerden gelen bir duygu kırıntısı söylüyor bana bir şeyler. Ama bu çok kişisel bir nokta, bunu gözden kaçırmamak gerekiyor.

  Bir iki adım geriye giderek ve şimdiyle az öncekini birleştirerek ve karantina günlerinde anladığıma emin olarak şunu diyebilirim; ilk önce kalabalık sonrasında da tek tek bireyler müthiş bir yorgunluk hissi veriyor bana. Yazımın başlığındaki ikinci soruya cevap verecek olsam:

  hiçbir şey dahi olamadık

diyebilirim. Peki ilk soru? Orası biraz kafa karıştırıcı. Cevabı bile olmayabilir. Bunun olası sebeplerinden birisi, asla ne olduğumuzla ilgilenmediğimiz olabilir. Bunun bir adım ötesinde ve belki de bir adım gerisinde bir önerme daha var; asla herhangi bir kişinin ne olduğuyla ilgilenmediğimiz olabilir. Tüm bunları tam 'şimdi'den bakarak söylüyorum. Çünkü tam da 'şimdi' tüm açıklığıyla karşımızda duruyor.

  Ucuz bir romanın karakterleriyle birlikte yaşıyoruz gibi. Kaliteli bir romanın ucuz karakterleri var etrafımızda, değil. Bu hatayı yapmam. Hep birlikte, ucuz bir romanın varlığından elbette ki habersizce ucuz bir romanın karakterleriyiz. Birisi var mesela, bedeniyle var olmaya çalışıyor. Ötekisi onun bedenine duyduğu hayranlık ile var olmaya çalışıyor. Bir diğeri de belki ruhuyla var olmaya çalışıyor. Ama bunun nasıl olacağını o da bilmiyor, elbette ki. Bir ötekisi de, tesadüfe bakın, kendi isminin yazılı olduğu sayfanın tam arkasına denk gelen yerinde yine kendi ismi yazılı olduğunu fark ediyor. Olacak o tabii, aşık oluyor kendisine. Bir başkası ise, içinde bulunduğu bölümü romanın tamamı sanıyor. O kadar ahmak ki, görme yetisi olsa dahi göremez önceki veya sonraki bölümü. Şans işte, o bölümde de bir tek onun adı geçiyor. Birkaç kişi de ahmalıklarını kıyasıya yarıştırıyor, ahmaklıklarını bir erdem sanarak.

  Bu ucuz romanda, neydik biz gerçekten, bilinmez hala. Ne olamadığımız çok açık ama: hiçbir şey.





Pazar, Eylül 29

IT'i An, Çomağı Hazırla 2







''I would rather not go 
Back to the old house.

There's too many
Bad memories.''

The Smiths - Back to the Old House












  Merhaba Sarımsak Severler! Stephen King'in korku destanı olan IT, ikinci bölümüyle bu ay vizyona girdi. 2017'de yayınlanan ilk filminde olduğu gibi ikinci filminde de blog yazısıyla karşınızdayım (İlk filmin incelemesine buradan erişebilirsiniz)! Bu yazıda da film üzerinden ilerleyerek film-kitap karşılaştırması yapacağım. Ancak IT 2, bir yapım olarak kitaptan bağımsızlığını öyle bir ilan etmiş ki, nokta atışlarıyla karşılaştırma yapmam neredeyse imkansız. Tüm bunlara rağmen müthiş dikkatli bir okuyucu ve izleyici olarak sizlere az spoiler vererek müthiş bir yazıyla karşınızdayım, emin olun Sarımsak severler!

  Hatırlayacaksınız ki ilk filmde karakterlerimiz IT'in bir şekilde üstesinden gelmeye başarmış ve onu çıktığı deliğe geri gönderebilmişlerdi. Fakat Losers Club, IT'in öldüğünden emin olmadıkları için eğer Pennywise kasabaya dönerse onunla tekrar mücadele etmek adına birbirlerine söz vermişlerdi. İlk film de burada sona ermişti.
  İkinci filmde bu sözün ardından 27 yıl geçmiştir ve karakterlerimiz dünyanın farklı yerlerinde hayatlarını sürdürmektedir. Çocukluklarını en büyük korkularıyla yüzleşmekle geçiren kahramanlarımız kişilikleri ve travmaları doğrultusunda yaşamaktadır. Anlayacağınız herkes o korku dolu kasabadan ayrılmıştır. Bir kişi hariç... Mike, nedeni bilinmez, Derry'de kalmayı tercih etmiş ve aradan geçen 27 yıl boyunca bir kere bile kasabadan çıkmamıştır. Derry kasabasının korkunç tarihi içerisinde 27 yılda bir gerçekleşen kayıp çocuk vakalarını ve çocuk cinayetlerini araştırmaktan başka hiçbir şey yapmamaktadır, Mike. (Dipnot: Evet, en gereksiz bulduğum ve en sevmediğim karakter Mike, evet.)
  Açılış sahnesinde Xavier Dolan, eşcinsel karakter Adrian'la karşımıza çıkmaktadır. Sevgilisiyle lunaparkta zaman geçirirken zorbalığa maruz kalan feci bir biçimde dövüldükten sonra da köprüden suya atılan Adrian'ı Pennywise karşılaşmaktadır. Böylece bizim grup için de macera yeniden başlamaktadır.
  Küçük bir değerlendirme olarak, açılış sahnesinde Adrian'ı canlandıran Dolan'ı görmek müthiş etkileyiciydi. Zorbalara karşı duruşu, konuşmaları ve asla geri adım atmaması, bende anlamsız bir gurur hissi uyandırdı. Öldüresiye dövülürken bile o zorbalara yalvarmayıp aşağılık birer varlık olduklarını söylemesi takdir edilesiydi.

  Gelelim bizim ezikler takımına... Kendisine atadığı müthiş liderlik statüsünü yaşlandığında bile koruyan Bill, Stephen King misali korku kitapları yazmaktadır. Eşiyle de mutlu bir hayat sürmektedir (Taa ki Beverly'i görene kadar). Felaket tellalı olarak 'Bizim IT geri döndü, hadi bakalım buraya gel.' diyerek milletin huzurunu kaçıran Mike, Bill'e telefon açar ve Bill anımsamanın verdiği o rahatsızlığa kapılır.
  Hayatını komedyen olarak sürdüren Richie, sahneye çıkmadan önce Mike'dan bir telefon alır ve huzursuzlukla istifra eder.
  Annesinin müthiş otoritesinin kendisinde yarattığı travma ve belki bu travmanın oluşturduğu 'anne yanı' hissi Eddie'nin annesi gibi birisiyle evlenmesine neden olur. Mike, Eddie'yi arar ve Eddie otoriter karısına açıklama yapamaz.
  Aynı şekilde babasıyla gelgitli bir ilişki yaşayan ve babası tarafından şiddete maruz kalan Beverly, tıpkı babası gibi birisiyle evlenir. Mike, Beverly'i arar ve kocası tarafından şiddete maruz kalır.
  Grubun sonradan en yakışıklı olan Ben, mimar olmuştur. Lüks bir hayat yaşar, toplantılardan toplantılara koşar ve yoğun hayatı içerisinde olağan bir şekilde yaşmaktadır. Mike, Ben'i arar. Ben, tüm toplantılarını iptal eder.
  Stanley... Grubun en bahtsızı ve en naifi. Arkadaşım olsa onsuz bir dakika geçirmek istemem. Mike'ın elleri kırılsaydı da Stan'i aramasaydı. Mike, Stan'i arar. Stan...

  Genel olarak bir perspektif çizdiğimize göre daha kapsamlı değerlendirebiliriz. İlk filme göre ikinci film bence kitaba biraz daha uygundu. İlk filmde 'nasıl buna değinmezsiniz?' diye isyan ettiğim birkaç noktaya bu filmde değinilmişti. Ancak her şeyden önce dikkat edilmesini önemli bulduğum bir nokta var. Stephen King, romanlarına otobiyografik ögeler yerleştirmeyi seven bir yazar. IT hikayesinin geçtiği Derry kasabası da eminim ki onun için özel bir yer. Öyle ki birçok kitabında da hikaye bir şekilde Derry ile kesişiyor. Romanda geçen Derry kasabasının aslında ABD'de bulunan Bangor kasabasının ta kendisi. IT filmi de bu kasaba içerisinde çekildi. Hatta ve hatta Stephen King'in bu kasabada bir evi de var. Daha da ekstra bilgi vereyim, Stephen King, bu kasabaya rehberli tur düzenliyor. Bu kasabanın King'in hayatını bir şekilde etkilediğine o kadar eminim ki... Kasabanın ruhunu, filmde belki çok fazla anlayamazsınız fakat romanda her bir hücrenizle hissedebiliyorsunuz Hiç adım atmadığınız Çorak Topraklar'da çocukluğunuzu geçirmişsiniz gibi bir hisse kapılabiliyorsunuz adeta. O yüzden, Stephen King'in romanlarındaki mekan seçimleri kesinlikle rastgele değil ve eminim ki kendi başlarına bu mekanların da özel hikayeleri var.

Roman içerisinde ismi Silver olan Bill'in bisikleti, önemli bir yere sahip. Çünkü grubun geri kalanının bisikleti olmadığı için birçok acil durumda yardıma Silver koşuyor. Zorbalardan kaçarken, Çorak Topraklar'dan merkeze giderken, eczaneye yetişirken... İlk filmde hakkı kesinlikle verilmemiş olan bu bisiklet, ikinci filmde hakkettiği değeri görüyor. Hem de hikayenin en değerli kişisinden, Stephen King'den.
Derry kasabasından ayrıldıktan sonra kasabaya dair anılar karakterlerimizin hafızasından birer birer silinmiş durumdadır. Mike'ın telefonuyla verdikleri sözün arkasında durmak için kasabaya dönen karakterlerimiz, en büyük korkularıyla mücadele etmek adına geçmişteki saf duygularını tekrar anımsamaları gerekmektedir. Bunun için de kasaba içerisinde mini turlara çıkmışlardır. Bill, Silver'ı bir eskici dükkanında görür ve birçok anısı elbette ki yeniden canlanır. E, bilin bakalım dükkanın sahibi kimdir... Evvvveeet Stephen King'in ta kendisi. Hatta ve hatta korku romanları yazan yaşlı Bill'e laf sokmayı ihmal etmez. Uzun lafın kısası 'İLERİ, GÜMÜŞ!' lafının taşıdığı önem, bu filmde verilmişti.
Beverly gibi bir karakter ayrı bir blog yazısını hak ediyor. Babası ile olan ilişkisini ne kitapta ne filmde asla anlamlandıramadım. Müthiş bir şiddet görürken içten içe farklı bir sevgisi de vardı. Aynı şekilde babası da karısının ölümünden çocuğunu sorumlu tutarken ve müthiş bir şiddet gösterirken bir yandan da çok seviyor gibi görünüyordu. (Dipnot: Babasının Beverly'nin üzerine ölen eşinin parfümünü sıkıp kokladığı sahne, çok etkileyici ve sarsıcıydı.) Zehirli ilişkilerin baş kahramanı Beverly, tıpkı babası gibi kendisine şiddet gösteren birisiydi evlenmektedir. Kitapta olan fakat filmde olmayan bir nokta ise Beverly'nin kocasının kitapta şiddete daha çok meyilli olmasıydı. Romanda o şiddet sahnesi ne kadar sürdü bilmem ama okurken ömrümden ömür gitmişti, hatırlarım. Üstelik kasabaya geri dönen sadece Beverly olmamakta, sapkın aşığı olan kocası da onu takip etmektedir. Ve sürpriz! Bilin bakalım sahnede başka kim var? Evet, Bill'in sevgili karısı... (Dipnot: Bunların hiçbiri filmde geçmiyor Sarımsak Severler...)


  Stanley, en sevdiğim karakterlerden birisiydi. Oyuncu seçimi de kesinlikle harika olmuş, bunu söylemeliyim. Grubun içerisinde muhtemelen içinde en çok korkuyu barındıran kişi oydu. Onun sakin bir hayatı olması gerekiyordu. Pennywise gibi birisiyle mücadele etmek için çok naifti mesela. Kitapta ve filmde Stan'in hikayesi aynı biçimde işlenmişti. Karakterin kişiliğini değiştirmemişlerdi. 

  Filmin sonunda Pennywise ile mücadele ederken birlik olmaları kitabın ruhunu yansıtır biçimde. Kaldı ki romanın bende hissettirdiği duyguları tarif edemem. Filmle ve kitapla ilgili herhangi bir şeye rastladığımda anımsadığım ilk şey King'in bende bıraktığı duygular. Yapım, bir korku destanı olmasının çok ötesine geçen bir dostluk hikayesini barındırıyor. Loser'ı Lover olarak değiştirerek yaptıkları, inanılmaz etkileyiciydi, kabul edelim. O yüzden hayatımın bir noktasında, ergenlikte ve yetişkinlikte bu hikayeyle karşılaştığım için kendimi şanslı ve mutlu hissediyorum.
  Filmin son sahnelerinde kitapta olmayan şeyler eklenmişti. (Spoiler geliyor) Özellikle Pennywise'ın Richie hakkında bahsettiği o 'sır' benim tahmin ettiğim gibi Richie'nin eşcinsel olması yönündeyse ve Richie'nin aslında Eddie'ye yoğun duygular beslemesi ise kitapta olmayan varsa da hatırlamadığım bir ayrıntıydı. Mike'ın neresinden uydurduğu belli olmayan ayini zaten deli saçmasıydı. Çünkü olayın ruhu, birbirlerine olan bağ ve bu bağ çerçevesinde ortaya çıkan korkusuzluk duygusuydu. Ayin ile geleneksel bir şeyler yapmak akıl işi değildi.
  Her şeyi bir kenara koyarsak, filmin efektleri ve korku unsurları tam bir korku filmine yakışan türdendi, saygıyla eğiliyorum önlerinde. Filmdeki favori sahnem ise Pennywise'ın Ben'in peşinden Ben'in Beverly'e yazdığı şiirdeki gibi alevler içinde şiiri okuyarak koşmasıydı. Onur kırıcı bir olay, ama epik bir sahne.

  Son olarak Eddie'nin veda cümlesiyle veda edelim...

  ''Beep Beep Richie.''





Çarşamba, Haziran 5

Mahcubiyet ve Haysiyet

   
  ''Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.''



  Kitabın kapağında her şeyin başlangıcını ya da her şeyin sona erişini temsil eden bir şemsiye var. Bu şemsiye kırılmış ve yere atılmış bir halde. Hikaye ise Ekim ayının bir Pazartesi sabahında yağmur toplayan bulutların meydana getirdiği kasvetli bir havada başlıyor. Bu atmosfer, Elias Rukla tarafından defalarca tekrar ediliyor. Sanki bir şeyleri önceden haber vermek istermiş gibi. Şemsiye ise bu atmosfer içerisinde güçlü bir yere sahip.

  Sarımsak severler, bugün size anlatması zor bir kitaptan bahsedeceğim, elimden geldiğince. Birçok farklı katmanı olan bu kitap, içinde bulunduğumuz koşullar çerçevesinde farklı okumalara olanak veren bir kitap. Benim size sunmayı planladığım pencere ise iyi bir okuyucu olduğunu düşünen bloggerın yalın penceresi.
  Edebiyatın müthiş bir iyileştirici gücü olduğuna inanmışımdır her zaman. Mahcubiyet ve Haysiyet kitabını okurken de bir insan olarak iyileştiğimi hissettim. Bununla beraber içinde bulunduğumuz mevcut ortamda yükselen seslerin gürültü oluşturduğu, herkesin konuştuğu fakat kimsenin duymadığı, birileriyle diyalog halindeki insanların aslında sadece kendileriyle konuştuğu zaman diliminde Elias Rukla'nın hikayesine tanık olmak belki de bir kaçış oldu. Ancak bu öyle bir kaçış ki gerçeklikten gerçekliğe doğru yol alan kaçış.

  Hikayenin başlangıcı ya da bitişi bir şemsiye. Aynı zamanda bir başka başlangıç veya bitiş de edebiyat öğretmeni olarak görev yapan Elias'ın, Henrik Ibsen'ın Yaban Ördeği dramını işlediği sırada daha önceki tüm rutin derslerinde fark etmediği bir parantez içine sıkıştırılmış cümleye dikkat kesilmesiyle gerçekleşiyor.
  Edebiyat öğretmeni olarak müfredatın içerisine sıkıştırılmış eserleri incelemek zorunda olan Rukla, farkına vardığı bu gereksiz parantez içindeki cümleyle heyecana kapılmaktadır. Çünkü bir öğretmen olarak belli bir kalıba sokulmuş olmasının getirdiği sınırlı hareket alanı içerisinde keşfettiği nokta ona yeniliğin ve edebiyatın müthiş gücünün hissini yaşatmaktadır. Bu keşfin dersin sırasında olması ise her şeyin bitişini simgeler türden. Öyle ki, karşısında bulunduğu kitle, öğrenci kitlesi, tüm bu sirkülasyonun içerisinde kayıtsızlık gömleği giymiş durumdadır. Elias Rukla, Ekim ayının kasvetli Pazartesi sabahında bulunduğu derste ilgisiz kitlenin gerçekliğinin farkındadır. Üstelik bu kitleyi ciddi bir şekilde de eleştirmekten geri kalmamaktadır. Buna rağmen aynı kitlenin ortaklıklar üzerinden birleşerek kendisine başkaldırma gücünün olduğunun da bilincinde ve bu onu içten içe ürkütmektedir. Anlayacağınız, Rukla sıkışmış bir konumda bulunmaktadır.

  Yaban Ördeği üzerinde Elias'ın gerçekleştirdiği detaylı okuma beni özellikle romanın alt katmanlarına dikkat etmeye yöneltti. Bu açıdan önemsediğim bir nokta, Elias Rukla'nın ve eşinin ismini ilk sayfalarda görmememiz noktasıdır. Yabancılaşma açısından ve Rukla'nın sıradan bir kişi ya da eğitimci olması açısından dikkat kesilmesi gerektiğini düşünmekteyim. İlerleyen sayfalarda gerçekleşen çeşitli olaylar neticesinde Rukla'nın hikayesine tanık olmaktayız. Keskin bir çizgi olmamakla beraber romanın ilk sayfalarındaki o yabancı, tüm çıplaklığı ile hayatımıza dahil olup bizi hikayesiyle esir alarak etkilemeyi başarmaktadır.
  Rukla, benliğini başkaları üzerinde şekillendiren ve başkaları tarafından şekillendirilmesine izin veren karakter olarak karşımıza çıkıyor. Üniversite yıllarına dönerek tanık olduğumuz hikayede aldığı eğitimin yanında felsefe derslerine girerek Johan ile tanışıyor. Her sayfada okur tarafından hissedilen mahcubiyet, Elias'ın Johan ile olan ilişkisi özelinde de rahatlıkla hissedilebilir cinsten. Biraz daha ileri giderek rahatlıkla söyleyebilirim ki Rukla, kişiliğini ve hayatını Johan üzerinden inşa etmiş bir durumda bulunuyor.

  Kitabın daha fazla ayrıntısına girmeden genel bir bakış açısı sunmak istiyorum. Elias, yaşadığı hayatta mahcubiyetin ve haysiyetin en üst safhalarında dolaşan bir karakter. Dostu Johan ve eşi Eva ile olan ilişkisi okura Elias'ın kendi elleriyle şekillendirdiği bir hayattan yoksun olduğunu göstermektedir. Yaşadığı toplumun kişilerden beklentilerini en iyi şekilde gerçekleştirmiş olan karakterimiz, etrafında edebi veya felsefi bir konuda konuşabileceği kimseyi bulamamaktadır. Öğretmenlerden birisinin gelişi güzel romandan yaptığı bir alıntı onu heyecanlandırmaktadır. O öğretmenle iletişim kurmaya çalışmaktadır. Onu gözlemlemektedir. Elias Rukla buna muhtaçtır.

  Roman içerisinde bir hikaye tanık olmanın yanı sıra felsefi göndermeler de elbette ki gözümden kaçmadı. Mühendisler üzerinden eski arkadaşlarını topa tutan Rukla, onların yaşam coşkusunun olmadığını ve onların eylem adamı yetiştiren bir eğitimi seçtiğini dile getirmektedir. Devam ederek, onların hayata karşı büyük bir iştah beslemediğini, yalnızca derslerde başarı gösteren konformist tipler olduğunu eklemektedir. Benim ise bu düşüncelere sonuna kadar katıldığımı ekstra belirtmeye gerek yoktur herhalde...

  Parantez içindeki detay ile başlayan hikaye, bir bitişe doğru yol almaktadır. Elias Rukla, planlanmamış bu bitişe kanımca tüm haysiyetini ortaya koymaktadır. Bunun devamında da geçmişe dönerek hüzünlü yalnızlığı ve mahcubiyetiyle bu bitişin yapı taşlarını hazırlayan hayatını görmemize olanak sağlamıştır.

         Çok feci ama geri dönüş yok.












Cumartesi, Şubat 23

Saatten Saate Notadan Notaya

           ''İnsanlar geniş odaları ve minicik pencereleri olan evlere benziyor.''


simon homo sapiense karşı ile ilgili görsel sonucu
  Yetişkin biri olmama rağmen hala küçük ergen çılgınlıklarında bulunduğumu düşünüyorum, açıkçası. Bir kitaba ya da filme, bazen de her ikisine aynı anda taktığım o küçük ergen patlamaları... Bu yazımın sebebi de bu patlamaların bir tanesinde ortaya çıktı. 

  Simon Homo Sapiens'e Karşı kitabından ve biraz da film uyarlamasından bahsedeceğim, bu yazıda. Arka planda tabii ki Elliott Smith şarkıları dönüyor.

  Sanırım ilk önce yazımın başlığından bahsetmem gerekiyor. Orijinali 'hour to hour, note to note' olan bu söz Elliott Smith'in Waltz #2 şarkısının sözlerinden. Ana karakterimiz anlayacağınız üzere tam bir E. Smith fanı ve anonim mail adresi olarak da bu şarkı sözünü kullanıyor. Etkilendim mi? Fazlasıyla ve nedensizce.


  Hadi baştan başlayalım. Orijinali Simon vs. the Homo Sapiens Agenda olan kitap bir LGBT romanı. Etiket eklemesi yapacak olursam, evet, teenager bir roman. 17 yaşındaki Simon'ın bir sırrı var. Gay olması. Bir gün, okuduğu lisesinin Creeksırları isimli Tumblr sayfasında eşcinsellikle ilgili anonim birisi tarafından yazılmış bir yazı görüyor. Ardından 'yalnız' olmadığını düşünerek yazıyı yazan kişiyle, Mavi'yle, iletişim kuruyor ve aralarında mailleşmeler başlıyor. Kitapta bu mailleri okuyabiliyoruz ve sanırım benim en çok hoşuma giden kısımlar bunlardı. Çünkü... Bilirsiniz, ikisi de asla birbirlerini tanımıyor. Ama en çok birbirlerini tanıyorlar. Çünkü her şeyi konuşabiliyorlar. Saklanmadan, içtenlikle ve anonim olmanın verdiği cesaretle. Tabii ki sonrasında aralarında bir çekim başlıyor ve bence aşkın en muhteşem olanını tadıyorlar. En saf halini. Kim olursa olsun asla sevmekten vazgeçmeyeceklerinin bilinciyle. Aynı zamanda doğal olarak içlerinde bir korku da var. Birbirlerinin kim olduklarını öğrenirlerse karşı tarafın onu sevmekten vazgeçeceğini düşünüyorlar. Ama ikisi de kendi içlerinde biliyorlar ki o vazgeçen taraf asla kendileri olmayacak. 


  Simon'un anonim ismi Jacques. Fransızca bir isim ve aslında kitapta okuduğunuzda öğreneceğiniz üzere kimliği hakkında büyük bir kopya veriyor. Fakat Simon'un tek açığı bu değil. Hemen kitabın başlarında göreceğimiz bir tehditle karşılaşıyor. Okul bilgisayarında maillerini kontrol ettikten sonra hesabından çıkış yapmayı unutuyor ve kendisinden sonra bilgisayarın başına geçen Martin, Jacques ile Mavi'nin maillerini görüyor. Bunun üzerine ise Simon'a şantaj yapıyor. Kimliğini ve maillerini açıklamaması karşılığında bir isteği var... (O isteği de söylemeyeyim artık.) Simon boyun eğiyor mu? Evet. Korkusu var çünkü, Mavi'yi kaybetmek...

  Uzun süredir bu kadar saf aşkı anlatan bir roman okumamıştım, açık olmalıyım. Okuduğunuzda biliyorsunuz ki, o aşk gerçek. İnsanın tüm vücudunda, tüm sinir uçlarında hissettiği bir aşk vardır. Sanki yaşamınız onun için adanmıştır, sanki siz onun için var olmuşsunuzdur. Onun dışında yaşamın hiçbir önemi kalmamıştır. Hiçbir gerçekçiliği yoktur, onsuz. İşte, tıpkı bunun gibi hissediyorsunuz okuduğunuzda Mavi ile Jacques aşkını. 

simon homo sapiense karşı ile ilgili görsel sonucu

  Yazıyı daha fazla romantik hale büründürmeden kitap-film kıyaslamasına geçiyorum. Kitabı okumadan uyarlamasını izlemeyen o muhafazakar kesimdeyim ben de. Bunun gerekliliğini ve önemini sonuna kadar savunacağım çünkü haklılığım bu kitapta ve uyarlamada bir kez daha kanıtlandı. Kitabı bitirdikten hemen bir gün sonra izlediğim uyarlama filmi sonrasında diyebilirim ki, keşke sadece kitabı okumuş olmakla kalsaydım. Kitabın ruhuna bu kadar aykırı filmle karşılaşacağımı hiç mi hiç tahmin etmiyordum çünkü. 

  Konu hakkındaki muhafazakarlık düzeyim o kadar yüksek ki, kitaptan değiştirilen bir replik bile (atılan değil, değiştirilen) her şeyi bozuyor gibi geliyor bana. Love, Simon filmi maalesef ki kitabın ruhunu altüst eden bir filmdi. Uyarlamayı izlemeden önce çalma listelerini kurcaladım biraz. Çünkü kitapta bolca şarkılar, şarkıcılar geçti. Doğal olarak hepsinin filmde olduğundan emin olmak istedim. Fakat sadece Simon'ın odasına yerleştirilmiş Elliott Smith posterinden başka hiçbir şeye gönderme yapılmamıştı. İşi biraz daha büyütüp Jacques'ın mail adresini değiştirmişlerdi. Biraz daha büyütüp diğer karakterlerin kişiliklerini alt üst etmişlerdi. Yani sadece ve sadece kitabı bir zemin olarak kullanmışlar, geri kalanını kendilerince inşa etmişlerdi. Ama olmazdı ki. Mavi'nin asla yapmayacağı şeyleri filme yerleştirerek kitaba ve kurguya hakaret etmiş olursun, hepsi bununla sınırlı kalır. Yani, her şeyi berbat edersin. 

  Bütün olarak bir değerlendirme yapacak olursam eğer, müthiş samimi ve gerçek bir romandı. Simon'ın bir karakterden ibaret olduğunu inkar edecek kadar etkileyiciydi benim için. 
  Kitabı bitirdikten sonra romanı tarayarak bahsi geçen şarkıları not alıp sizinle paylaşmak istedim. Fakat yazıyı yazmadan önce bu taradığım listeyi internette de görmem biraz moral bozucu oldu. Önceliği kendi çıkardığım listeye vererek sizinle müthiş playlisti paylaşıyorum. İyi okumalar ardından iyi dinlemeler, Sarımsak severler!

               ''Sen varsan, ben tamamen varım,''


Simon Homo Sapiens'e Karşı Kitap Playlist'i

Simon'a baktığımda kendimi gördüğüm zaman onun The Smiths dinlediği zamanlar.
Arada Kid Cudi dinlemişliği de oldu. Çok ciddiye almasam da, 
Sufjan Stevens dinlediği zamanlar Call Me By Your Name göndermesi hissettirdi, 
Küçükken tam bir Passion Pit delisi olması ise tam anlamıyla ortak noktamızdı,
Bir de Fleet Foxes dinler ve tam bir Tegan and Sara fanıdır. 
Son olarak da laf arasında Rilo Kiley ve Jenny Lewis isimleri geçmişliği oldu.

Bunlar dışında direkt bahsettiği şarkılar ise,
Otis Redding - Try a Little Tenderness
The Cure - Just Like Heaven 
Pink Floyd - Wish You Were Here
Ve tiyatro oyununda geçen Billie Jean ve Somebody to Love klasikleri,

Hepsinden öte... Elliott Smith tabii ki kitabın karakterini oluşturan ögelerden birisiydi. Tüm şarkıları ve belki özellikle Waltz #2.

Pazar, Ocak 13

Çaylak Sarımsak Yurtdışında (Türkiyeli Bölüm 2)

  Merhaba Sarımsak okurları.
  Yedi yıldır ilk defa blogumda iki kısım halinde bir maceramı anlatıp yazımı yazıyorum. Çok dengesiz bir ruh haline sahip olduğumdan böyle bir şeye bu zamana kadar kalkışmamam iyi olmuş aslında. Çünkü ilk yazımdaki o nefretten o öfkeden şu an eser yok. Böyle de dengesiz bir yazarım işte, n'apcan...
  Kocaman bir dört ay sonunda, Erasmus sonunda Türkiye'ye, İstanbul'a döndüm. Memlekette bir şey değişmemiş. (Dört ayın uzay mekiği filan mı görmeyi düşünüyordum sanki) Ama inanın bölüm bir yazımdaki ile şu anki yazım arasında geçen sürede ben değişiverdim. Bir şeyler oldu böyle bir garip oldum. Adapte olamadım sanırım hala.
  İşin daha da vahimi koskocaman bir boşluk içerisindeyim. Çünkü Erasmus'un bitişiyle eş zamanlı olarak üniversite hayatımda bitiyor. Mezun oluyorum, anlayacağınız. Hal böyle olmuşken kısa vadede ne yapacağım konusunda bir fikrim yok. Tabii bunları bir kenara bırakırsak garip hissediyorum diyebilirim. Sanki uyuduğumda sabah odamda uyanmayacakmışım gibi. Ya da bir haftalık tatile gelmişim de sonra geri dönecekmişim gibi. Garip olan şey aslında benim garip hissetmem değil. Garip olan şey benim garip hissetmeyeceğimi düşünmüş olmam. Çünkü ilk yazıdan biliyorsunuz, biraz 'hararörörö' gibi bir tavrım vardı. Şimdi süt dökmüş kedi gibi 'Ee ne olacak şimdi?' modundayım.

     KOSKOCAMAN BİR BOŞLUK. Bunun sinir bozucu kısmı, bu boşluğun anlamı olması. Her neyse efendim... Daha duygularımı toplayıp ne hissettiğime karar veremedim. Elbet bu da geçer diyeceğim de biz neleri neleri atlatamadık bunu mu atlatacağız demekten de alamıyorum kendimi.
  Bahsettiğim üzere alt başlıklarla bir Erasmus yazısı yapalım o halde!!!!!

DERSLER MERSLER?
  Pooooosss. En iyi şekilde özetlenmiş haliyle budur, Sarımsak severler. Bilen bilir, felsefe öğrencisiyim. Üstelik son sınıfım. Bunun anlamı şu ki, son sınıfın son döneminde Hegeller, Nietzscheler, Marxlar işleniyor. Diyeceğim, Çağdaş Felsefe Tarihi'nin babalarını görüyoruz. Pardon, görüyorlar. Ben de Erasmus'ta dört aydır sınıfta homofobi tartışmalarına gözlerimi devirerek tahammül etmek zorunda kaldım.
  Hiçbir felsefe dersimin olmayışının mükemmel acısından daha beter bir acı varsa o da aslında hiç 'ders' denilen şeyin olmaması acısıydı. Toplam beş dersimin dördü sosyoloji dersiydi ve BOMBOŞTU. Akademik açıdan hiçbir getirisi olmayan metinler, makaleler ve tartışmalar vardı. Gel gelelim saçma salak sunumlar yaparak tam puan alabileceğiniz bir ortam mevcut. Yani, ortalama kasmak isterseniz, başta Polonya olmak üzere bütün Erasmus yapılan ülkeler buna gayet uygun. Ama yok efendim, benim derdim kendimi geliştirmek bir şeyler öğrenmek derseniz, yallah hiçbir yere. Oturun oturduğunuz yerde okulunuzun akademik eğitimine şükredin. Derdiniz itlik piçlik ise yallah Erasmus'a derim o zaman.

GEZİLER MEZİLER NASIL OLUYOR?
  Ananızın karnınızdan şanslı piç olarak doğduysanız bir euroya (evet evet evet) bin kilometre öteye uçakla gidebilirsiniz. Doğuştan değil ama yine bir iki şansınız varsa beş euroya filan da FlixBus denen naallleeettt otobüs firmasından bir yerlere gidebilirsiniz, benden söylemesi. FlixBus, Avrupa'nın en geniş ulaşım ağına sahip bir firma. Yakın zamanda Polonya firması olan PolskiBus'ı da alarak iyice kazıkçı kapitalist bir bok olma yolunda emin adımlarla ilerliyor ama eğer paranız varsa ulaşım açısından tercih edilebilir. Çünkü otobüs terminalleri genelde şehirlerin merkezlerinde oluyor. Bunun anlamı şu, siz bir euroya uçak bileti aldığınız için havalara uçarken havalimanından merkeze yirmi euro vermek zorunda olduğunuzu duyduğunuzda uçtuğunuz havalardan yeryüzüne zorunlu iniş yapıyorsunuz. Benden söylemesi bakın efendim sonra yok ay şöyle böyle olmasın. Sarımsak söylemedi etmedi demeyin.

ERASMUS BİR SUDUR, KUDUR ALLAH KUDUR
  Gelelim son bölüme... Sevgili Sarımsak severler, eğer ki büyük şehirlerde yaşadıysanız, yaşıyorsanız, Erasmus'a gelince her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsa her türden insanla karşılaşabiliyorsunuz. Bu elbette farklılıkların farkına varmak açısından olumlu bir nokta olurken, 'burası nasıl bir ortam la' modunda da olabiliyorsunuz.
  Birilerini yermek, küçümsemek amacıyla söylemiyorum bunları fakat günlük hayatında yapmadığı, yapamadığı dönünce de muhtemelen yapamayacağı aklınıza gelebilecek her türlü şeyi özgürlükler fırsatı Erasmus'ta yapma fırsatı buluyor insanlar. Bunda yadsınacak bir şey yok elbette. Fakat Erasmus'a gelme amacınız bu değilse, yani şundan bahsediyorum, yapmak istediğiniz şeyleri az da olsa yaşantınızın herhangi bir döneminde yapabiliyorsanız ve sizin tam aksi yöndeki insanlarla bir arada kalıyorsanız işler biraz sıkıcı oluyor. Ne demek istediğimi anlayan anlamıştır. Özeti de, gerçekten bana göre 'Erasmus bir sudur, kudur Allah kudur'



  Parçalar halinde yazdığım bu yazımı burada bitiriyorum efendim. Erasmus maceralarınızı yoruma yazarak benimle paylaşırsanız severek okurum! Daha sonraki yazılarda daha mükemmel konularda buluşmak üzere...














Pazartesi, Haziran 11

Çaylak Sarımsak Yurtdışında (Bölüm 1)

  Merhaba Sarımsak okurları! Yaklaşık dört aydır yurtdışında Erasmus yapan bir Sarımsak olarak sizlerle buluşuyorum! Az önce son sunumları hocaya mail attım ve Erasmus'un yüzde doksanının sonuna geldim. Türkiye'ye dönmeden kilometrelerce öteden bir yazı yazmak istedim. Tabii döndüğümde daha kapsamlı bir yazı yazmadan bu işi geçiştirecek değilim, bilirsiniz.

  Efendim, beni bilen bilir; dünyanın en memnuniyetsiz insanlardan birisiyimdir. Bunu beni bilmeyen dahi bilebilir. O kadar nam salmıştır bu özelliğim. E hal böyleyken, Erasmus'a gelirim de memnun kalır mıyım? K A L M A M. Zira öyle de oldu. Her gün ama her gün çocukluk hayallerimin bir sayfasını yaktım. Gün geldi, çocukluk hayallerimin cildini yaktım. Derken, hayal kırıklıklarıyla dolu bir 'şimdi'den geçmişe hüzünle baktım. Ne kadar hayalperest olduğumu düşünüp duygulandım.

  Abartıyor değilim Sarımsak severler. Hem de hiç abartıyor değilim.

  Ben yurtdışı hayalleriyle büyümüş bir insanım. Dünyanın her yerinin yaşadığım yerden, yaşadığım ülkeden daha iyi olacağını, bırak daha iyi olmasını mükemmel olacağını düşünerek büyüdüm. Sonuç ne mi oldu? Sonuç: Her gün 'Ölürüm Türkiyem' türküsünü söyledim içimden.

  Memnun kalmama nedenim hakkında kısa bir özet geçmek istiyorum.
  Bir insanın kendini geliştirmesinin haricinde yaşadığı ve edindiği tecrübelerle gelişip büyüdüğünü düşünüyorum. Bunu bana düşündüren en önemli faktör ise şehir dışında üniversite okumaktı. Ülkenin her yerinden birbirlerinden farklı insanlarla aynı kampüsü, aynı fakülteyi, aynı sınıfı paylaştım. Onlardan çok şey öğrendim. Fakat öğrenmek, kulağa olumlu bir sözcükmüş gibi gelse de çoğu zaman acı dolu oluyor. Tıpkı bilginin insana huzur ve mutluluk vermediği gibi. Bunlar ne kadar militarist eğitim sistemi içerisinde bize 'iyi' şeyler olarak öğretilmiş olsa da ve bu yüzden kulağa 'hoş' gelse de işler tam olarak böyle olmuyor. Olmuyormuş.
  Ben o insanlardan nefreti ve kini öğrendim en başta. Bu kişisel olduğu gibi ideoloji kaynaklı da oluyor. Bazen nefret, öylesine ideolojik kaynaklı oldu ki bir öğrenci bıçaklanarak hayatını kaybetti gözlerimizin önünde.
   Kişisel olan noktalarda ise insan yaşadığı ve gördüğü şeylerden sonra her şeyin bir çıkar ilişkisi üzerine kurulduğunu anlıyor. Bireysellik, yalnızlıkla beraber korkunç noktalara çıkabiliyormuş, bunu gördüm.

  Bunlar bana dört yılın getirdiği iyi veya kötü tecrübeler silsilesinin küçük yansımalarıydı. Şimdi üniversite hayatımın son dönemini yurtdışında okuyarak geçiriyorum ve döndüğümde mezun oluyorum. Büyük bir parantezin sonunda demek istediğim asıl şey ise şu: Dört yıllık 'büyüme' evresinin daha geniş çaplısını sadece ve sadece dört ayda Erasmus'ta geçirdim. Dediğim gibi bu kulağa insanı geliştiren, tecrübe sahibi yapan 'olumlu' bir nokta gibi görüyor. Fakat Sarımsak severler, kazıkları yerken hiç de öyle olumlu bir his oluşmuyor insanın içinde. Davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelir misali.

  Siz kendinizi ne kadar dışarıya kapatırsanız kapatın insanlarla bir alışveriş yapmak zorunda kalıyorsunuz. Dışarıya kapatmaktan kastım iletişimde bulunmamak değil elbette. Kastım, kısmen dışarıya duvar örmek. Fakat yapmak zorunda olduğunuz iletişim ve paylaşım esnasında bazı kişilere kendinizi yakın hissedip bir adım öteye taşımak istiyorsunuz. Bu da sonrasında tam bir hayal kırıklığını getiriyor.
  Bu noktada genel olarak şunu söyleyebilirim ki, korkunç insanlarla karşılaştım. Yerlisi yabancısı hepsi birbirinden korkunçlardı. İnsanlara nasıl bir daha güvenilmemesi gerektiğini, nasıl sınırların geniş tutulması gerektiğini daha iyi anladım. İletişimin insanlar arasındaki en önemli şey olduğunun bilincindeyim, bunun yanında burada bazılarıyla iletişim kurulmaması gerektiğinin önemini anladım. Bu, en azından içsel iletişim için gerekli. Kişiliğe ve karaktere saygı için gerekli. Benlik sevgisi için gerekli deyip Nietzsche vuruşu yapalım bir de!

  Neden bu kadar ciddi bir şekilde kişisel gelişimci havalarda konuştuğum yahu, bilmiyorum. Hiç de sevmem halbuki. İnsanın korktuğu başına gelirmiş vallahi yarın bir gün kişisel gelişimci olup çıkacağım, ondan korkuyorum. Olur da öyle bir şey olursa bana artık porsumuş Sarımsak deyin, vasiyetimdir!

  Sözün özü, Erasmus'um bok gibiydi. Detaylarını daha sonra yazacağım yazıda elbette paylaşacağım. Sadece bunlardan bahsetmekte ki amacım, daha da genel konuşursam bu blogun amacı her şeyin herkesin dediği gibi harika olmadığı. Erasmus toz pembe bulutlarla kaplı harika bir şey olarak söylendi bu zamana kadar. Ama olmaya da bilir. Bunu düşündünüz mü? Vallahi ben de düşünmemiştim aha böyle göt gibi kaldım. İşte ben size bu nokta da 'Bakın bu da olabilir!' diye bir uyarı vermek istiyorum, hepsi bu. Yoksa çıkıp 'Mal, sen yaşamasını bilmemişsin' diyebilirsiniz de. Yaşamak, alkol alıp ot içmekse evet yaşamadım varoşlar, der geçerim ben de...

  Hatta hatta ikinci yazımda alt başlık olarak 'Varoşlar' kısmı koyacağım, bakın ben ciddiyim. Ciddi olduğum şey, Erasmus'un varoş kaynadığı. Ciddiliğimi bilirsiniz, sınanmaya gelmez.



  Efendim, hava karanlıkken yazmaya başladığım, gün aydınlanırken sonlandırmayı düşündüğüm bu  Polonya sınırlarında yazdığım yazıda size bahsetmek istediğim son şey, bir sonraki yazımın Erasmus rehberi olma açısından harika olacağıdır. Başta dersler olmak üzere ulaşım, varoşlar, yurt yaşantısı gibi birçok şeyden bahsedeceğim size. Fragman niyetindeki bu iç döküş yazısını burada bitiriyorum. Şimdi hiç üşenmeden yatağımdan çıkıp sigara almaya gideceğim.
    Sarımsak efkarlandı!








Pazar, Şubat 11

Mahallede Bana 'Sen' Derler! (Adınla Çağır Beni Kitap İncelemesi)

  2018 yılının ilk yazısıyla sizlere tekrar 'Merhaba' diyorum sevgili Sarımsak okuyucuları. 'Seneye görüşürüz, görüşmeyeli bir yıl oldu' esprilerinden uzak bir yılbaşıydı, bu yüzden de bu korkunç espriyi yenilemeyeceğim.
  Yeni yıla girdiğimizde yeni bir başlangıç için kendimizi hazırlama çabası içerisine de giriyoruz. Kendi adıma konuşacak olursam bu girişimde hiçbir zaman başarılı olamıyorum. En fazla bir iki gün 'yeniliğin' keşfine çıkıyorum daha sonra rutin yapılan işlere geri dönünce yenilik kendisini olağana bırakıyor.
  Bu olağan akışın içerisine artık korku içerisinde yaşamak da dahil oldu. Yaşadığımız topraklarda bir olağanüstü hal mevcut, bildiğiniz üzere. Olağanüstü halin olağanlaştığı bir ortamda 'yeni' olanın coşkusunu duymak kanımca imkansız hale geldi. Milyonların hayatlarındaki en büyük yenilik; yayınlanan KHK'larda isimlerini arayıp işlerinden olup olmadığını öğrenmeye çalışmak oldu. Yeni hayatlarına korku ortamında 'merhaba' dediler.
  Böyle bir ortamda umut bir düş olmuşken, yapılacak en iyi şeyin edebiyatın iyileştirici gücüne sığınmak olduğunu düşünüyorum. Edebiyatla ayakta kalabiliriz, onunla karanlıkta yön bulabilir, ışığın varlığına dair umut besleyebiliriz. O yüzdendir ki bu yazımı bir roman incelemesine ayırdım. Hayatlarımızdaki yoğun karanlıktan biraz kurtulabilmek adına sizinle bir romanı tanıştırmak benim için gurur verici olacak.



  Tekelleşmenin getirdiği seçeneksizlik ortamında alternatif olanlara yönelmek önemli bir unsur. Sinemada da bu geçerlidir. Vizyona giren üç beş filmi her AVM'de bulabilir ve sadece bu filmleri izleyebilir hale getirildik. Bir alternatif olarak Başka Sinema, gerçekten bir alternatif sağlıyor ve size dayatılan filmlerden başka, oldukça kaliteli filmleri sayılı yerlerde bağımsız sinemalarda seyircilerle buluşturuyor. Call Me By Your Name'i, kitaptan uyarlama bir film olarak Başka Sinema'dan tanıdım.
  Kitabını yaklaşık yirmi günde bitirebilmem benim için üzücüydü. Bu kadar konuşulan bir filmin uyarlandığı kitabın bu kadar hayal kırıklığı olacağını hiç düşünmemiştim. Benim için Fight Club gibi oldu; kitabı okuduğumda hiç beğenmemiştim ve bana söylenen 'filmi daha güzel' yorumlarına 'filmi daha güzelse bu kitabı daha da kötü yapar' cevabımla filmlerini izlemeyi reddetmiştim. Aynı şekilde 'şimdilik' Adınla Çağır Beni kitabının filmini de izlemeyi reddediyorum ve hemen roman yorumuma geçiyorum.

  Kabaca yaz tatilinde B.'ye gelen konuk Oliver ile ev sahibelerinin oğulları Elio arasında çekimi anlatan roman diyebiliriz. Oliver içe dönük, kapalı yapıya sahip bir karakterimiz. Arzu ve tutkularını bastırmasını iyi bilen karakterimizin ailesi de tahmin ettiğim kadarıyla muhafazakar bir yapıya sahip. Bu konuda 'ondan beklenen şeyleri' devam ettirme yolunda duygularını bastıran ya da görmezden gelen bir yapısı olduğunu düşündüm kitabın son bölümlerinde. Aslında bu meseleye ağırlık verilebilir, Oliver'ın hayatının içerisine daha çok girebilirdik ama yazar onu olduğu gibi gizemli kılmayı seçmiş, Elio'nun gözünde de olduğu gibi.
  Elio gibi bir karakterden uzun süredir bu kadar nefret etmemiştim. Bir karakter bu kadar mı çelişkili yansıtılır? Demek istediğim, kişinin kendi içerisinde yaşadığı çatışmalar değil. Elio, yan odada yatan Oliver'ın yanına gitmek istiyor mesela. Sayfalarca bu konu hakkındaki kararsızlığını okuyoruz, kederliliğini görüyoruz. Sürekli gitmemesi, yaklaşmaması, yakınlaşmaması gerektiğini söylüyor bize Elio. Bunun için binlerce neden gösteriyor. En sonunda ne oluyor dersiniz? Odaya gidiyor. Kelimenin tam anlamıyla çıldırıyorum. Eşit ölçüde kararsız kalma durumunda gerçekleşen bir eylem değil. Orantısız bir şekilde gerçekleşen kararsız kalma durumu ve beklenmeyen seçeneği seçme hali. Bu okuyucu şaşırtma hali değil bence, daha çok okuyucuyu deli etme hali.
  Kurgu alışıldık bir kurgu olarak karşımıza çıkıyor. Benim için ise romanın en ilgi çekici yanı, sanat ve edebiyat hakkında konuşmalar ve alıntılar idi. Oldukça donanımlı karakter olmaları etkileyici bir faktördü. Elio'nun babasının konuşmaları da bir o kadar bilgeceydi.

  Gelelim başlıca sorun olan yazarın dili ve çeviri meselesine. Yazarın dili ağdalı filan değildi. Korkunç uzunlukta cümlelere gereksiz kelimeler konularak şişirilmiş anlatımlar vardı ve bu anlamı zorlaştırıyordu. Çevirinin de bu olayı daha da zorlaştırdığı açık. Zira anlam bozuklukları, uzun cümlelerde yitip giden anlam bütünlüğü fazlaca göze çarpan cinstendi. Bu da okumayı zorlaştırıyordu.

  Son olarak yazarın 'lgbt kitabı yazmak isteği' doğrultusunda birçok şeyin gözden kaçırıldığını önemsizleştirildiğini düşünüyorum. Yazarın mı yoksa çevirmenin mi kullanımı bilmiyorum fakat romanda geçen 'kadınım/erkeğim' ifadesi oldukça gereksiz ve rahatsız ediciydi kanımca. Çok fazla durmak istemediğim bu konu hakkında beni neyin rahatsız ettiğini açıklamama gerek yok fakat kocaman bir soru işareti çizdiğim bir ifadeydi. Lgbt romanı kaleme alınırken birkaç unsurda dikkat edilmesi gerekiyor sanırım. Teenage bir roman olabilir ama bu her şeyi savsaklayacağı anlamına gelmemeli.
  Bunların dışında ise genel olarak kitabın akışı fena değildi. Beni kendi adınla çağır, olayı etkileyici bir unsurdu. Aşkın belki de en güzel ifade ediliş şekliydi. Zira çevresel faktörlerden öte kendi engellerini kendileri yaratan karakterlerin aşkı böylesine algılayışı etkileyici idi.

  Elio ve Oliver, aşkın bir başka zor yüzünü gösteriyorlar. Aralarında çekim, rutin hayatlarında beklenmedik bir şekilde vuku buluyor. Okurken ise size bu çekimin rutin hayatlarında nasıl yer bulmaya çalışacağı sorusunu sorduruyor.


  Okumaya değer fakat belli başlı sıkıntıları olduğunu düşündüğüm romanın incelemesinin sonuna geldik efendim. Sevgili Sarımsak severler, diğer blog yazısında görüşmek üzere, kendinize iyi bakın!

Cumartesi, Eylül 16

IT'i An, Çomağı Hazırla

   Sarımsak okuyucuları, zilyonuncu kez geri dönüş yapmış bloggerın kesin dönüş yapmışlığını kanıtlayan yazısına hoş geldiniz... Eski yazılarımda başlık bulma sıkıntısı çekerdim ve dünyanın en yaratıcı saçma başlıklarını bulurdum. 'IT'i an, çomağı hazırla' başlığı eski formumdan ya da formsuzluğumdan hiçbir şey kaybetmediğimi gösterir nitelikte! İçeriği de tahmin etmek zor olmasa gerek...

   Efendim, 2013 yılında Stephen King'in 'O' kitabıyla tanışmıştım. Yaklaşık 450 sayfa olan kitap King'in okuduğum ilk romanıydı. Ne kadar da güzel başlangıç kitabı seçmişim öyle... 'Tepki' kitabıyla başlasam muhtemelen bir daha King filan okumazdım. Neyse, diyeceğim odur ki kitap tam bir korku destanı. İlk defa kitap okurken korkmuştum. Hele bir lavabo sahnesi var akıllara zarar. Kitabın etkisi geçene kadar lavabo deliğine bakmadan kullanıyordum, o derece. Sonra gel zaman git zaman bir baktım kitabın dev boyutu yayınlanmış. 1200 küsür sayfa. Güya sansürsüzmüş. Desenize, ilk baştan böyle çıkarmadık kimse almaz, diye. Tuğla gibi kitabı ben de hemen almadım. Arkadaşım zaten doğum günümde hediye etti fakat yine ben bir süre okuyamadım (3 yıl kadar) E haliyle başlamaya korktum. Taşı desen taşınmaz, masa olmadan bir yere koymadan elde okunmaz. İşkence gibi bir şey. Bu sene de hazır filmi vizyona girecekken ben şunu bi' okuyayım, filmine de gider karşılaştırırım dedim. Dediğim gibi de oldu. Kitabı bitirdikten bir hafta sonra film vizyona girdi. Dün vizyona giren filme ise bugün gidebildim. Ayıptır söylemesi küçük bir tatile çıktım da... İşte efendim gündüz yüzmeleri gece yüzmeleri, yok şu marina senin, öbürü benim derken, öhööm, bugün gidebildim. Veeee kitap uyarlaması olan film, tek başına bir film olarak ele alındığında mükemmel iken, uyarlama olduğu göz önünde bulundurulduğunda rezalet bir filmdi...

   Sarımsak okuyucuları benim genelde ne kadar memnuniyetsiz ve muhalif olduğumu az çok bilirler. Fakat yani iki saate aşkın film yapıp bu kadar mı çok kırpılır kitap... Hele ki bir de film 'bölüm bir' olarak yayınlanmışken. İkinci filmde ise tahminimce kitaba uygun olarak 27 yıl sonrasını yani Pennywise'ın geri dönüşünü ve çocukların yetişkinlik döneminde onu öldürmek için tekrar geri döneceklerini anlatacaktır. 
   Karakterler kitaba uygun olarak resmedilmiş. Fakat benim en sevdiğim karakter Henry'di. Bu kadar yakışıklı çocuğu böyle zorba diye resmetmek üzücü. Gel gelelim, insanda (en azından bende) insanın Henry tarafından zorbalık göresi geliyor. O derece iyiydi be. Fakat akıbeti hiç kitaptaki gibi olmuyor Henry'nin. Hele ki arkadaşının akıbeti kitaba gram uymayacak şekilde verilmiş.
   Çok fazla spoiler vermemeye çalışarak devam etmem gerekirse, Bill'in bir bisikleti vardı. Gümüş. Filmde de bisikleti görüyoruz, kamera 'silver' yazısına odaklanıyor arada bir. Fakat önemi bu kadar suya atılır anca... Kitapta Bill hariç kimsenin bisikleti yoktu ve Gümüş gerçek bir öneme sahipti. Kitabın eeeenn son bölümünde bile Gümüş vardı. Ve o unutulmaz repliklerden 'HADİ GÜMÜŞ, İLERİİİİ!' resmen çöpe atılmıştı. Peh!
   Repliklerden devam edecek olursak 'Bip bip Richie' repliği kitapta bence gayet önemliydi. Sürekli arkadaşlar arasında dönen bir replikti. Filmde ne yapmışlar dersiniz? Tek bir yerde kullanmış o da Pennywise tarafından... NE ALAKA YAHU!
   Kitabı olduğu gibi suya attıracak bir diğer sıkıntı ise Pennywise'ın kimliği. Pennywise'ın gerçek kimliği ne idüğü belirsiz bir canavar. Üstelik bir KADIN! Pennywise ile kavga etme yerleri, saldırma şekilleri gram uymuyordu kitaba. Çok fazla değiştirilmiş. Kitaptaki sahneler yapılamayacak şekilde miydi, bence kesinlikle değildi...
   Diğer en önemli sıkıntı ise arkadaşların birbirleriyle tanışma şekilleri... Çorak Topraklar ciddi bir öneme sahip kitapta. Fakat bu hiç kullanılmamış. Sahneler birbirlerine bağlanıp kısaltılmış, önemleri yok olmuş. Richie ile Bill kavgası kitapta yokken ciddi duygu algılama değişimlerine sebep olacak şekilde sahneler yerleştirilmiş.
   Sarımsak severler, tamam tabii ki biliyorum, uyarlama filmler kitapların yerini asla tutamaz. Fakat kitapların belli başlı noktaları varken siz bunları değiştirirseniz büyük bir sıkıntı olur. Gerçi bu sıkıntı sadece benim gibiler için olur. Parasını kazanan kazanır, izleyen izler. Ama işte... Gelgelelim, görsellik açısından mükemmeldi. Yine lavabo sahnesinde tüylerim diken diken oldu. Pennywise'a ise söylenecek hiçbir şey yok, mükemmeldi. Diğer oyunculuklar da iyiydi. Dediğim gibi ana karakterler bir iki küçük şey dışında iyi resmedilmişken yan karakter değiştirilmiş ve kitaptaki duygu biraz alt üst olmuştu.
   Gelelim en önemli konuya... 'float' kelimesi. 'You'll float, too' repliği hem filmde hem kitapta büyük öneme sahip. Ben kısaltılmış kitapta okurken bu kelime 'yüzmek' olarak çevrilmiş, filmde ise 'uçmak' olarak çevrilmiş fakat tam metinli kitapta öyle çevrilmemiş. 'Süzülmek' olarak çevrilmiş. Peki büyük bir anlam değişimine neden olacak bu üç çeviriden hangisi doğru... Şöyle ki filmde olanlara ve olayların gidişatına bakarsak 'uçmak' gayet doğru. Zaten cesetler de havada uçuyordu. Fakat kitapta işler hiç öyle değildi. Kanalizasyonda kimse uçmaz. KİMSE YÜZMEZ DE. Cesetler ağır ağır suda süzülür... Yani en doğru şekli süzülmek. Bilginiz olsun Sarımsak okurları. Orada burada millete hava atarsınız bu bilgiyle.

   Sanırım bahsetmem gereken tüm şeylerden bahsettim. Sosyal medyada deli gibi yaptığım paylaşım silsilesine bu yazıyla bir nokta koyuyorum. Bazılarınızın ohh bee dediğini gibi duyar gibiyim de yani kusura bakmayın da gerçek bir destandan bahsediyoruz! Her neyse, dediğim gibi mükemmel bir film, hafızaya kazınacak cinsten bir film fakat rezalet bir uyarlama. 1990 uyarlamasından tam 27 yıl sonra filmin vizyona girmesi ise çok güzel ayrıntı. Pennywise 27 yılda bir uyanıyor ve kasabaya saldırıyor. Bu detay oldukça hoştu. İzlemeye değer mi, kitabı okuduysanız hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz ama yine de her şeye rağmen değer. Çünkü oyunculuklar ve görseller çok değerli ve başarılı. Dipnot: 1990 yapımı uyarlama kesinlikle uyarlama açısından daha başarılı. Bu küçük bilgiyi de verdikten sonra yazımı sonlandırıyorum efendim. Kitap - film değerlendirmesinden öte bir karşılaştırma yapmaktı temel amacım. Özellikle 'float' çevirisinden mutlaka bahsetmek istemiştim. Şimdi uslu birer çocuk olun ve palyaçolardan uzak durun... 

Pazartesi, Eylül 11

Sarımsak Tuzlanıyor!

 2011 yılının son ayında Sarımsak olarak blogger hayatıma adım atmışım çok sevgili okuyucularım. Facebook'un kişiyi utandıran geçmişteki gönderileri gösteren uygulaması sayesinde uzun zamandır eski yazılarımın gönderilerini görüyorum. Toplamda tamamlanmış 115 yazım olmasına karşın zamanında büyük bir buhran devrine girerek değişime el uzatıp yazılarımın yaklaşık 90 tanesini taslak haline çevirmiştim. Neyse ki benden beklenmeyecek bir zekilikle yazılarımı silmeye kalkışmayıp sadece taslak halinde bırakmışım. İşte tam bu maziyi hatırlamalardan falan oluşan karar ile yıllar yıllar sonra yıl bu tarih olmuş iken Sarımsak'ın tuzlanması gerektiğine inancımla geri dönüyorum Sarımsak severler...

NEYDİM, NE OLMAK İSTEDİM DE OLDUM?

  Bu mükemmel tuzlanma haberini sizlere verirken bu yazımda geçmişe bir bakış yapacağım. Okuyucularım dönüştü, çoğu ortalıkta yok, abonelerimden ses soluk yok. Bir zamanlar ben vardım, bir ara yok oldum ama varlığım ebediyete uzanmadan tekrar geri döndüm varoşlar!
  Dediğim gibi, 2011 yılında çocukluk hevesidir tutturmuşum blogger olacağım diye. O zamanlar kitap blogları yazan insanlar olsa da sayıları oldukça az, Youtuber olayını geçtim, ortalıkta 'youtube ne yağğ abieğ' diye dolaşanlar mevcut, böyle bir dönemde 'Sarımsağın Günlüğü' olarak ortaya çıkmak plaza diliyle konuşacak olursak 'riskli'ydi. (Amma plaza dili oldu bu da) Ama şu su götürmez bir gerçektir ki mükemmel şeyler başardım o toyluk zamanlarımda arkadaşlar....

  NEREDEN GELİYOR BU 'SARIMSAK'? 

  9 Aralık 2011 tarihli ilk yazımın tanıtım başlığı buydu. Aynen olduğu gibi sizlere iletiyorum:
 Sarımsak yediğimiz zaman hani böyle keskin bir tat kalır dilimizde damağımızda. Biz o tada alışsak bile insanlarla iletişim içerisinde olduğumuz zaman onlar fark eder ama bu kokuyu. Sarımsak gibi olmak istiyorum ben be! Herkesi böyle derindeeen etkileyen,incedeen rahatsız eden bir sarımsak olmak istiyorum.
 İlk yazımda şöyle bir sarımsak resmi yapıştırıyım dedim tiksinirsin filan sonra bloguma kusarsınız. Aman aman yok kalsın. İyi böyle iyi. Hadi o zaman vatana millete hayırlı olsun bu SARIMSAK.  

  DEVAM FİLMİ DEĞİL, ASIL FİLMİN KAMERA DIŞARISI 

  Yeni bir değişim, tokuşum, dönüşüm filan değil. Çok kez farklı bir şey yapmayı denedim. NTS BLOG yaptım, tasarımını olduğu gibi değiştirdim, olmadı. Kitap blogu yapmaya çalıştım, o biraz oldu gibi olmadı çabuk pes edildi. Kaldı ki çok ciddi kitap blogu yazan arkadaşlar vardı camiada. Yayınevlerinin götünden ayrılmayıp yalaklık yapıp kitap göndertiyorlardı kendilerine sonra kitap değerlendirmeleri yapıyorlardı. Arkadaşlar böyle varoş karaktersiz bir blogger olmadım hiçbir zaman, bu konuda benim gurur duyduğum kadar en az siz de benimle gurur duyuyorsunuz, biliyorum, sizi seviyorum.
  Hal böyle biraz boka sarınca, bir de başlarda dediğim gibi ağır buhran dönemleri yaşayınca göt gibi kaldı emeklerimi sarf ettiğim blogum. Sonra tekrar olduğu gibi, saf haliyle bloguma geri dönmeye karar verdim....


  Blogger olma hikayem ve bu zamana kadarki yol maceramdan yeterince bahsettim bence. Blogumda içerik olarak bir şey değişmeyecek. Felsefi yazılar yazmayacağım, edebiyat kasmayacağım, kitap değerlendirmesi yapmayacağım. En amatör halimle yine Sarımsak Günlük olacağım beeeee!
  Bunun şerefine eski yazımlarından birkaç alıntı paylaşacağım sizinle... Sonra bir sonraki yazıyla arayı çok değil, hiç açmadan yine beraber olacağız. Buradaydık, buradayız, burada olmaya devam edeceğiz! Yürüüüüğğğ

VARAN 1: YILBAŞI - TOMBALA - TAKSİM ÜÇLÜSÜ

  ''Kısacası Taksim'e gidecek arkadaşlar kıçınızı kollayın. Vermek istiyorsanız da açın lan. Amaaan. Koyver gitsin.'' (24.12.2011)

VARAN 2: TOPLU TAŞIMA ARACINDAN BİLDİRİYORUM 

   '' Ben yine Optimum'da sürttüm geçenlerde. Saat 4-5 gibi dönüyorum artık eve. Atladım 21U - Uğurmumcu otobüsüne. E5 üzerinden ilerliyoruz biz, kaçırmayayım durağı diye durağın olduğu yerlere bakıyorum camdan. Tıngır mıngır ilerlerken son iki durak kaldı benim inmeme, durdu bir durakta otobüs. İnen indi, binen bindi derken ilerlemeye başladı. O sırada halis mulis Türk göbeğine sahip olan amcanın teki durağın merdivenlerinden inip otobüse yetişmek için koşmaya başladı ama nafile. Durmadı otobüs. Bastı gitti. Adam arkasından saydırdı tabii el kol hareketi yapa yapa. Ben de içimden takılıyorum adama 'Geçmiş olsun amca ehe.' filan diyerek. Sonra diğer durağa geldi bizim otobüs. Bir baktım, böyle kısa süreli bir şok geçirdim. İnene kadar kendime gelemedim.'NASIL YANİ?' filan oldum ben. Bir baktım, AYNI ADAM YİNE KOŞUYOR! İnanamadım. Gözlerimi açtım böyle, inanamadım yani. Aynı adam yine koştu koştu atladı bindi bizim otobüse. Kendi kendime 'İşte azim budur!' diyerek tabiri caizse 'kendi göt oluşumu' kıvırma olayına giriştim. Ama anladığım kadarıyla adam otobüse yetişmek için minibüse binmiş. İŞTE AZİM BUDUR!'' (06.07.2012)

VARAN 3: SARIMSAK GURURLA SUNAR: BİR TRAVESTİNİN GÜNLÜĞÜ!

 
''Merhaba Sarımsak severler! Asıl mesleğimden istifa edip blogumu travesti bir arkadaşıma bırakıyorum. Ve bundan sonra 'Sarımsak Günlüğü' değil, 'Travesti Günlüğü' olarak anılacak bu blog. E tabii siz okurlarında bir ismi olacak, 'Travesti severler!'. Böylece travesti arkadaşımızın yazdığı yazılarla okuyucularımızın yavaş yavaş ön yargılarını kıracağız ve dünyayı travestiler için daha yaşanası bir yer haline getireceğiz! Bu bizim için küçük ama insanlık için büyük bir adım olacaktır.'' (14.10.2012)

VARAN 4: 'NE!? EN KÖTÜSÜ!!'

 
'' Evet, bugün ilk iki dersimiz beden eğitimi dersiydi. Allah'tan turnike filan atmadık. İsyan çıkarırdım. Hoca boş bıraktı bizi. Böyle boş bırakınca genelde voleybol oynarım. Elim biraz daha yatkın diğerlerine göre. Yine bir kaç kişi voleybol oynamaya çıktık bahçeye. Yol kenarına yakın duruyorduk biraz. E ne yapalım başka yer yoktu bahçede. Hoppidik gubbidik oynarken ayağıma doğru geldi voleybol topu, ben bir vurdum, vuruş o vuruş, yol kenarına kaçtı top. Yol da normal yol değil, çalılıklar var, yokuş var, yokuşun bittiği yerde de İstanbul'un E5'i var. Benim o muhteşem ayağımla vurduğum top çalılıkların arasında yok oluverdi. 'İŞTE ŞİMDİ BOKU YEDİK' dedim ben tabii kendi kendime. E ne yapacağız? Geçenlere soruyoruz, top filan var mı oralarda diye, 'Yok' diyorlar bir de totoşlar. Lan top bu yani sonuçta. Nereye gidebilir ki, diyeceğim ama asıl top gider yani! Biz garibanlar, millete sorduk bir beş dakika filan, sonuç alamadık. Ondan sonra korka korka hocanın odasının yolunu tuttuk. Ve işte o efsane konuşmayı olduğu gibi aktarıyorum:
Kardelen: Hocam biz size bir şey söylemeye geldik.
Hoca: Ne oldu?
Ben: Top kaçtı hocam.
Hoca: Ne!? Nereye kaçtı? Kadir Has'a mı? (Yan okul)
Ben: Hayır hocam e5 tarafındaki yola kaçtı.
Ve işte o efsanevi söz hocanın ağzından dökülür: 'NE!? EN KÖTÜSÜ!?'

  Adamı görseniz var ya, eli ayağı dolaştı, eli titredi, kapıyı kapatmaya çalışıyordu kapatamadı. O derece. Çocuğu kaza yapsa bu kadar telaşa kapılmaz yemin ederim. Ben iyice korktum tabii. 'Aha Sarımsak. Bittin oğlum sen!' Bir de öncesinde odaya giderken kendimi yatıştırıyordum, 'Yani 5 liralık top canım. Cüzdanımda ne kadar para vardı? Veririm onu olur biter.' diyerek. Ama hocanın o halini görünce altıma yapıyordum yemin ederim korkudan.'' (11.10.2012)



   Sarımsak'ın Günlüğü tekrar saçmalamak için bloggerlığa geri döndü, götünüzü kollayın!
  

Cumartesi, Aralık 17

2016 Reading Challenge

   Herkese merhaba! Uzun süredir buralarda olmayışım beni bir hayli üzmekte. Görünen o ki yakın bir zamanda eskisi gibi bir blog düzenim olmayacak gibi. Üniversiteye başladığımdan beri yaşadığım yoğunluk, zihinsel yorgunluk ve rahat imkanlarımın olmayışı nedeniyle düzensiz bir bloggera dönüştüm. Blogumu kapatmayı düşünüyor muyum, hayır. Tersine belirli bir düzene oturtmaya çalışacağım, yakın bir zamanda olmasa bile.
    2016 yılını bitirmek üzereyken insan bu yılı kafasında şöyle bir değerlendirme tahtasına oturtuyor. Fakat değerlendirmeye tabi tuttuğumuz bu yıl birçoğumuz için karanlık bir yıl olmuştur diye tahmin ediyorum. Burada yaşadığımız korkunç olayları 'listeleyip' sizlere hatırlatma ve bunlarla ilgili bir şeyler yazma amacım bulunmamakta. Fakat öğrendiğim bir şey varsa o da şudur ki; kurtuluş edebiyatta, sanatta, tiyatroda, felsefede. Bunlara tutunmanın gerekliliğini ve önemini kavradım bu yıl.
   2012 yılından beri üye olduğum online kütüphane sitesi Goodreads'da geleneksel olarak her yıl 'reading challenge' yapılıyor. Yılın başında kendinize kaç kitap okuyacağınızla ilgili bir hedef koyuyorsunuz ve yıl boyunca bunu gerçekleştirmeye çalışıyorsunuz. Buradan hareketle size bu yıl resmen 'aşık' olduğum kitapları tanıtacağım. Eğer aralarında okuduklarınız varsa ya da benim yazımdan sonra okursanız bana kitap hakkındaki görüşlerinizi iletirseniz oldukça mutlu olurum. O halde başlayalım:

1. Giovanni'nin Odası - James Baldwin, Çiğdem Öztekin



Edebiyat sever bir arkadaşımdan öğrendiğime göre Attila İlhan'a yanık olan siyahi yazarımız Baldwin, beyazların aşkını anlatıyor bize. Bilenler bilir, aşk kitaplarından pek hoşlanmam. Oldukça uzak durmaya çalışırım. Fakat bu kitap bir başyapıt ve basit bir aşk romanı değil. LGBT etiketi verebileceğimiz bu kitap sizin kalbinizin tam orta yerini vuracak, diliyle sizi methedecek bir özellikte. 'Aşk üçgeni' diyebileceğimiz bir aşkla karşılaştığımız bu kitapta erkek karakterimiz bir erkeğin cezbediciliği ile kadın nişanlısı arasında kalmaktadır. Goodreads puanım 5 olan bu kitap hakkında okuduğum dönem yazdığım küçük bir yorumla bitirelim o halde: ''Benliğini sorgularken etkilediğin insanlar kimin umurunda? Çok yönlü bir şekilde yansıtılmış içimi delen yüreğimi paramparça eden cümleleriyle 'of bu çok ağırdı' dedirtip iki dakikalık ara verdiren Tek Başına Bir Adam gibi kutsallığa sahip olan harika bir roman. Bitirdi beni...''


2. Son Kuşlar - Sait Faik Abasıyanık

Yakın bir zamanda hakları YKY'den İş Kültür'e geçen Sait Faik'in eserlerini yepyeni kapaklarıyla görüyoruz. Kapaklar konusunda kıyaslamanın anlamsız olduğunu düşünmemin yanı sıra yeni kapakların cidden başarılı ve güzel olduğunu düşünüyorum. Ama keşke popüler kitaplarda yaptıkları baskı adeti etiketini basmasalardı. Ama belki iyi bir çocuk olursanız kitabevlerinde siz de etiketsiz kitaplara denk gelebilirsiniz! Sait Faik'in bu sene birçok kitabını okudum fakat içindeki öyküleri en çok sevdiğim kitap bu kitaptı. Tabii ki Sait Faik külliyatını hiç düşünmeden tavsiye edebilirim size fakat Sait Faik'i bu kitapla okumaya başlarsanız daha iyi olabilir diye düşünüyorum. Sait Faik'den ikinci favorimin de Alemdağ'da Var Bir Yılan kitabı olduğunu da laf arasında söyleyeyim.

3. Oscar Wilde - De Profundis

Bakıldığında Wilde'ın hapishaneye girmesine sebep olmuş sevgiliye yazılan mektuplar olarak tanıtılıp böyle karşımıza çıkıyor kitap. Fakat dedikoduları bir yana bırakıp olayları bir de Wilde'ın ağzından dinlediğinizde olayların aslında pek de öyle olmadığını bütün çıplaklıklarıyla görüyorsunuz. Wilde'ın canı çok yanmış, bu şüphesiz. Fakat içindeki mücadele ateşi hala sönmemiş. Sadece sevgilisini suçlamakla kalmayan Wilde, kendi cümleleriyle kendini anlatıyor mektuplarında. Wilde severlere kesinlikle tavsiyemdir bu kitap. Hiç Wilde okumamışlara Dorian Gray'in Portresi'ni (sansürsüz, bulabilirseniz açıklamalı versiyonu) tavsiye ederim. Ardından büyük bir iştahla bu kitabı okuyabilirler. Ön bilgi gerektiren kitapları tavsiye etmek zordur, risklidir. Fakat konu Wilde olduğunda... Her şey değişir. Goodreads yorumum: ''Edebiyat için mektupların yayınlaması olayına pek sıcak bakmıyorum aslında. En azından mektup yazanın rızası olmadan. Ama sanıyorum ki Wilde bu mektubun yayınlanmasını isterdi. Öyle ki kendisine dair kendi ağzından birçok şey öğrenebiliyoruz. 'Gerçeğin' ne olduğunu herkesin görmesini isterdi.''

   Her zaman söylenenlerin aksine diyebileceğim şudur ki: Bu yıl benim için çok verimli bir yıl olmadı. Bu asla başarılı kitap okumadığım anlamına gelmeyeceği gibi tersine çok büyük yazarlarla tanıştım bu yıl. Fakat geçen senelerle kıyaslama yaptığımda kitap seçme konusunda bir miktar başarısız olduğum bariz ortada.
   Okumanızın gerekliliğini düşündüğüm bu üç kitap yanında Jeanette Winterson'ın yeni kitabı Tutku, başarılı bir kitap. Goodreads'ta yazarın en yüksek puanlamasına sahip olan kitap tutkunun ne olduğunu sorgulayarak 'tanrı ile şeytan' arasında dolaşıyor. Aynı zamanda baskısı olmayan fakat yayınevinden aldığım haberlere göre yakın bir zamanda yazarın tüm kitaplarının tekrar baskı yapacağını öğrendiğim E.M. Forster'ın Cennet Dolmuşu isimli öykü kitabı da kesinlikle tavsiye olunur. Felsefi sularda gezinen yazar 'Ebediyet: Neredeyse 99 yıl.' diyerek benim kalbimi oldukça fethetmişti.
   Şimdilik benden bu kadar. Kitapsız geçen gününüz olmaması dileği ile sevgili okurlar! Kendinize iyi bakın.

                                                                                                                              -Sarımsak












Çarşamba, Ağustos 5

Sıradan (dışı)

  Doğa için oldukça sıradan bir gündü. Doğanlar doğuyor, ölenler ölüyordu. Bir tarafta yağmur damlaları yeryüzüne inmek için acele ediyor, diğer tarafta bulutların birbirleriyle yarıştığı gökyüzünden güneş ışınları gülümsüyordu.
  Onun için de sıradan bir gündü. Yaz günlerinden biriydi. Hava oldukça nemli ve sıcaktı fakat onu etkilemiyordu bu. Etkilese bile çalışmak zorundaydı. Ailesine yemek getirmek zorundaydı. Yaz aylarında yaptığı en önemli ve en ciddi iş buydu.
  Üç kişilik bir ailesi vardı; o, onun babası ve onun annesi. Babası bir yaz günü çalışırken bacağının tekini kaybetmişti. Annesi de yine yaz gününde çalışırken vücudunun yarısını kaybetmişti. Yaşaması mucizeydi aslında. Ama çok bir ömrü kaldığı söylenemezdi. Böyle bir durumda ailenin bütün yükü ona düşüyordu.
  Onun için zaman çok önemliydi, çünkü o kadar yavaştı ki sanki yirmi dört saat değil de on iki saatte tamamlanıyordu gün. Tembel değildi, tersine çok çalışkandı. Bir o kadar da güçlüydü. Hatta o kadar güçlüydü ki kendi ağırlığının sekiz katı ağırlığında bir şeyi taşıyabiliyordu.
  Çoğu ailenin hayatı gibi onun ailesinin hayatı da risklerle ve çabalarla geçip gidiyordu. Sakat kalmalar ve ölümler çok sıradandı artık. Doğanın acıması yoktu. Belki her şeyi doğaya yüklemek doğru olmazdı ama... Bunun bir önemi var mıydı onun için? Suçlu doğa olsa bile ne yapabilirdi? Onun bunları düşünmekten daha önemli işleri vardı. Çalışmalıydı. Sürekli çalışmalıydı. Onun için yegane adalet, ilahi adaletti. Sorgusuz sualsiz...

  Yine yuvasına yemek götürmek için çıktığı o gün herkes aynı görünüyordu. Günün sıradanlığı onlarda vücut bulmuştu. Herkes aynıydı. Birisini ötekisinden ayırt etmek çok zordu. Onların tek ayırıcı özelliği boyutlarıydı. O, normal bir büyüklüğe sahipti. Ne bazıları gibi kocamandı, ne de bazıları gibi fark edilmeyecek kadar küçüktü. Bu, onu diğerlerinden ayırt etmeyi olanaksız kılıyordu.

  Bu sıradan günde hemen hemen herkes çalışıyordu. Ara vermiyorlardı. Hepsinin tek amacı yuvalarına yemek götürmekti ve bunu gerçekleştirmek için harıl harıl çalışıyorlardı. Kimse bir diğerine yan gözle bakmıyordu ya da laf atmıyordu. Ya da boyutuyla ilgili espri yapmıyordu. En büyüğü de sıradandı, en küçüğü de. Her an ölüm riskiyle yaşadıkları için diğerlerinin nasıl göründüğünü umursamıyorlardı. Her zaman bundan daha önemli işleri vardı onların.

  Tek düşüncesi ve tek amacı yuvasına yemek götürmek olan o için gün birazcık farklı olacaktı. Ama o bundan habersizdi. Bilemezdi de zaten olacakları. Tahmin de etmezdi. Gerek var mıydı buna? Tahmin düşünmektir ve düşünmek zaman alır. Halbuki zamanı çok değerliydi ve bu değerli zamanı düşünmek gibi boş şeylerle harcayamazdı.

  Gözlerini dört açmış çalışırken onun burnuna bir koku geldi. İlk defa aldığı bu kokunun ne olduğuna dair bir fikri yoktu. Bu kokunun ne olabileceğini düşünüyordu ve bu zaman kaybıydı aslında. O çalışmalıydı. Fakat bu koku çalışmasını engelliyordu. Gözleri kararıyordu. Üstündeki yükü bırakmak zorunda kaldı. Etrafına baktı, diğer arkadaşları kaçıyorlardı. Onların üstünde yük yoktu. Fakat o çalışmak zorundaydı. Yükü vardı. Ailesinin yemeği vardı. Onu bırakıp gidemezdi. Kokuya karşı gelmeye karar verdi. Son bir çaba ile yükü tekrar sırtlayıp kokuya karşı çaba sarf etmeye çalıştı. Birazcık ilerlemişti. Bir an yapabileceğini düşünmüştü ama hayır, olmuyordu. Böyle devam edemeyecekti. Yükü bırakmak zorundaydı. Belki ailesine bugün yemek götüremeyecekti ama diğer günler yemek götürmek zorundaydı ve bunun için bugünlük yemeğinden vazgeçmeliydi. Yüksüz devam etmek daha kolay gözükse de iyice bitkin düşmüştü birden bu koku yüzünden. Kendini yere bıraktı. Devam edemeyecekti. Gözleri iyice karardı, karardı, karardı. Sondu onun için. Özür diledi ailesinden, sıradanlık için.


Ve böylece karınca bir evin parkesinde böcek ilacı nedeniyle can verdi. Mezarı ise beyaz bir peçete ile balkondan aşağı atıldı. Sıradanlık bu ya...



NOT: 'O' kelimesini sıradanlığı hissettirmek adına bazı yerlerde özel isim olarak (büyük harf kullanmadan) bazı yerlerde de zamir olarak kullandım.

Çarşamba, Temmuz 22

Zor

  Zor bu ülkede yaşamak.
  Zor bu ülkede sokaklarda dolaşmak özgürce.
  Zor bu ülkede kadın olmak.
  Madenci olmak, işçi olmak zor bu ülkede.
  Zor bu ülkede LGBT bireyi olmak.
  Zor bu ülkede birilerini desteklemek.
  Tarafsız olmak, objektif olmak, etiketlere maruz kalmamak zor bu ülkede.
  Zor bu ülkede düşünmek, düşünebilmek.
  Zor bu ülkede hakkını aramak.
  Zor bu ülkede adaleti bulmak.
  Zor bu ülkede çalışmak.
  Zor bu ülkede evine ekmek götürmek.
  Ötekileştirmeden yaşamak, öteki olmak zor bu ülkede.
  Zor bu ülkede yardım eli uzatmak.
  Zor bu ülkede anne olmak.
  Yaşamak zor bu ülkede. Ölmek kolay, ölmemek zor bu ülkede.
  En zoru da gençken ölmek. Yardım ederken öldürülmek. Sinsice, alçakça.

  Zor bu ülkede yaşamak.

Pazar, Haziran 28

soru işareti

kaybolmuşluk hissi iğrenç bir his. nereye ait olduğunu bilmemek, ne mutlu olabileceğini bilmemek, daha da ötesi artık mutlu olabilecek ihtimalini bile bilmemek. 
çok korkunç her şey. insanlar, toplumlar, teknolojiler, nesneler, fikirler, duygular, çıkarlar. bunlardan dolayı umutsuzluğa kapılmak ise en korkunç olanı. umutsuzluk içinde bile olsan yapman gereken ödevler, sorumluluklar, 'kazanmaya' çalışman gereken şeyler de işkence. baktığında zavallıca. gördüğünde ise acınası. 
bırakıp gitmek istiyor insan bazen. evi bırakmak, okulu bırakmak, insanları bırakmak, şu an bu yazıyı bırakmak, hayatı bırakmak. sıkılmak her şeyden, hayatı işkenceyi döndürüyor. 
korkmak da çin işkencesi gibi bir şey. büyük harf kullanmaktan dahi korkmak. 
anlaşılmamak.
şu an ne demek istediğimi anlamayacak insanlar. saçmaladığımı düşünenler.
anlaşılmamak umutsuzluğa giden kestirme yol. zorunlu kestirme yol.
bir rüya görmüştüm, öldükten sonra kendimi. bir laptop ekranından da geride kalan hayatı izliyordum. üzülmüştüm. öldüğüm için değil. hayatta tutunduğum tek dalı kaybettiğim için. garip geliyor. 
garip ve iğrenç kendini anlayamama duygusu. 
kendimi nerede mutlu hissedeceğimi bilmiyorum. bu benim içimi paramparça ediyor. belirsizlik beni tüketiyor. belirsizliğin içindeyim, sanki hiçbir yerde mutlu olamayacak gibi. kötü yanı, o yerden ayrıldıktan sonra orayı özlediğimi fark etmem. ama ben orayı sevmiyorum ki, nasıl özleyebilirim? bilmiyorum. kendimi kötü hissettiriyor bu bana. belki de sevmediğim ama özlediğim şeyin yer değil, yerin içindeki insanlar olması bana bu özlem duygusunu yaşatan. belki de yerler kişilerle anlamlı oluyor. ya da anlamsızlığa anlamsızlık katıp kendine hayran bırakıyor. 
saçmalık.
her şey saçmalık.
bu yazıyı yazmam da saçmalık. neden yazdım ben bütün bunları. ben bile kendimi anlayamazken birisinin beni anlama isteği yüzünden mi? bu da saçmalık.
bu saçmalıktan nasıl kurtulacağımı bilmemem de saçmalık. her şey saçmalıklar silkesi.
koptu her şey. ben de koptum. iyi geceler. 

Salı, Haziran 23

Mutluluk Üzerine...


Uzun bir süre yoktum ve buraları ciddi anlamda özledim. Öyle ki bu yazıyı telefonumun küçücük ekranında yazıyorum. O yüzden umarım yazıda görsel ek olmaması sizin gözünüze uzun ve sıkıcı bir yazı olarak görünmez.
Blogda olmadığım süre boyunca birçok kitap okudum. Ama az önce bitirdiğim kitap 'Acayip Bir Başlangıç' bana, duygularıma ve hissettiklerime yakın gelmiş olacak ki bir yazı yazma isteği duydum. Ama bu yazı bir kitap incelemesi tarzında değil mutluluk kavramı üzerine olacak.
Kitapta hoşuma giden uzun bir alıntı vardı: "Mutluluk sözcüğüne sadece en dünyevi bağlamlarda -mesela, ne mutlu ki kimliğini bir yerde unutmadığında ya da gideceği yere mutlu mesut vardığında- katlanabiliyordu. Mutluluktan, hedeflenen ya da ulaşılabilen bir ruh hali olarak söz edildiğinde, sanki biri iğrenç bir hastalıktan ya da cinsel saplantılarından bahsediyormuş gibi rahatsız olurdu. Esrik aşkın meyvesi olan mutluluk, kendine telkinden ve hayatı olduğu gibi görmeye katlanmayanların kendini kandırmasından başka bir şey değildi. Çocuklar dışında hiç kimsenin kendi mutluluğu için bir başkasına bel bağlamaması gerektiğini söylerdi. Hayatının hiçbir döneminde insanların mutluluğa hakkı olduğunu düşünmemiş, çileli dünyayı aşkla tatlandırma düşüncesine kapılmamıştı."
Ve bir de şöyle bir soru soruyordu baş karakterimiz: " Mutluluğumuz için mücadele etmeyi unuttuk mu hepimiz? Yoksa mutluluğun ne olduğundan artık o kadar emin değil miyiz?"
Mutluluğun, gerçek mutluluğun ne olduğundan emin değiliz. Artık emin olamayız. Kısa vadeli hazlar artık bize daha çabuk ulaşabilir ve çekici geliyor. Ve biz bu hazları mutluluk diye tanımlıyoruz artık. Sanıyorum ki artık mutluluk mümkün değil.
Mutluluğun anlamını unutmuş haldeyiz. Kaybolmuş bedenlerimiz gibi hislerimiz de kaybolmuş. Yanılsamalarla yaşıyoruz. Gerçekliğimizi kaybetmiş haldeyiz. Yanlışız.
Kendimizi kandırıyoruz. Mutluluğu artık haza indirgemişiz. İnsanlar mutlu olduklarını sanıyorlar ama aslında hiçbirimiz mutlu değiliz.
Bu satırları yazan ben karamsar yazar bey ve bu satırları okuyan ve bana katılan siz karamsar okuyucular ve bu satırları okuyan ardından içi daralıp bana saydıran tam şu anda sayfayı kapatmayı düşünen siz gerçeklikten ve karamsarlıktan kaçan korkak okuyucular...
Aşkı mutluluk olarak nitelendiren daha da ilerisi sıradanlığı evlilik ile gerçekleştiren, bu mutsuzluk dolu dünyada sıradanlığın şaibeli mutluluğunu arzulayan insanlar...
Bazen düşünmekteyim, bu hayatta hiç mi güzel şeyler olmuyor? Hayır bence olmuyor. Olmayacak da. Bu kadar kötülük arasında mutluluğu yakalamaya çalışan insanlar ve belki de kısa süreliğine yakalamış olan insanlar nasıl baş edebilir bunca kötülükle?
Peki ben hiç mi mutlu olmadım? Oldum ama artık o kadar korkunç bir karamsarlık çukuruna düşmüşüm ki herhangi bir olumsuzlukta hemen yıkılıyorum. 'Evet, bu buraya kadarmış.' deyip mutluluğumu kurtarma ve devam ettirme çabasına girmiyorum, korkuyorum. Aslında girmek de istemiyorum. Çünkü insanlar korkunç, hayat korkunç. Ve ben de şu an bu satırları okumayan kendilerini üst satırlarda bulup sayfayı kapatmış olan korkaklar kadar korkayım.
Ama bazen düşündüğüm başka bir şey var. Mutsuzlukta mutlu olan insan' tabirini duyduğumdan beri ben de bu tanımın içerisinde miyim diye sorguluyorum. Cevabı bulabileceğimden şüpheliyim. Belki de cevap vermek istemiyorum kendimce. Mutluluğun imkansızlığına inanmış bendeniz olarak.
Uzatmaktan hoşlanmıyorum.
Kitabın sonu acayip bir başlangıçla bitiyor. Yeniden umutla, yeniden gençleşme ile bitiyor. Yaşlı ve hayattan ümidini kesmiş karakterle genç ama yaşlı ben arasında bağlantı ve yakınlık kurdum. Ve aklıma bir soru geliyor sadece. Acaba ben de acayip bir başlangıç yapıp umutlanabilecek miyim? Peki ya bu başlangıcın bitişi nasıl olacak?
Yazımın sonlarına gelirken (bu tavsiyem her ne kadar yazımla çelişse de) mutluluk arayışınızı kaybetmemenizi ve Acayip Bir Başlangıç kitabını okumanızı tavsiye ederim. Size dokunacak bir havası olduğuna eminim. Sonraki yazımda on8'in yeni kitabını inceleyeceğim efenim. Kitapsız kalmamanızı dilerim!
- Mutluluğu sorgulayan ama belki de mutsuzluktan mutlu olan ve bunun farkına varamayan garip bir yazar.

Bulamadın mı?

DMCA Protection