Çaylak Sarımsak Yurtdışında (Bölüm 1)

Author: Sarımsak / Etiketler: , ,

  Merhaba Sarımsak okurları! Yaklaşık dört aydır yurtdışında Erasmus yapan bir Sarımsak olarak sizlerle buluşuyorum! Az önce son sunumları hocaya mail attım ve Erasmus'un yüzde doksanının sonuna geldim. Türkiye'ye dönmeden kilometrelerce öteden bir yazı yazmak istedim. Tabii döndüğümde daha kapsamlı bir yazı yazmadan bu işi geçiştirecek değilim, bilirsiniz.

  Efendim, beni bilen bilir; dünyanın en memnuniyetsiz insanlardan birisiyimdir. Bunu beni bilmeyen dahi bilebilir. O kadar nam salmıştır bu özelliğim. E hal böyleyken, Erasmus'a gelirim de memnun kalır mıyım? K A L M A M. Zira öyle de oldu. Her gün ama her gün çocukluk hayallerimin bir sayfasını yaktım. Gün geldi, çocukluk hayallerimin cildini yaktım. Derken, hayal kırıklıklarıyla dolu bir 'şimdi'den geçmişe hüzünle baktım. Ne kadar hayalperest olduğumu düşünüp duygulandım.

  Abartıyor değilim Sarımsak severler. Hem de hiç abartıyor değilim.

  Ben yurtdışı hayalleriyle büyümüş bir insanım. Dünyanın her yerinin yaşadığım yerden, yaşadığım ülkeden daha iyi olacağını, bırak daha iyi olmasını mükemmel olacağını düşünerek büyüdüm. Sonuç ne mi oldu? Sonuç: Her gün 'Ölürüm Türkiyem' türküsünü söyledim içimden.

  Memnun kalmama nedenim hakkında kısa bir özet geçmek istiyorum.
  Bir insanın kendini geliştirmesinin haricinde yaşadığı ve edindiği tecrübelerle gelişip büyüdüğünü düşünüyorum. Bunu bana düşündüren en önemli faktör ise şehir dışında üniversite okumaktı. Ülkenin her yerinden birbirlerinden farklı insanlarla aynı kampüsü, aynı fakülteyi, aynı sınıfı paylaştım. Onlardan çok şey öğrendim. Fakat öğrenmek, kulağa olumlu bir sözcükmüş gibi gelse de çoğu zaman acı dolu oluyor. Tıpkı bilginin insana huzur ve mutluluk vermediği gibi. Bunlar ne kadar militarist eğitim sistemi içerisinde bize 'iyi' şeyler olarak öğretilmiş olsa da ve bu yüzden kulağa 'hoş' gelse de işler tam olarak böyle olmuyor. Olmuyormuş.
  Ben o insanlardan nefreti ve kini öğrendim en başta. Bu kişisel olduğu gibi ideoloji kaynaklı da oluyor. Bazen nefret, öylesine ideolojik kaynaklı oldu ki bir öğrenci bıçaklanarak hayatını kaybetti gözlerimizin önünde.
   Kişisel olan noktalarda ise insan yaşadığı ve gördüğü şeylerden sonra her şeyin bir çıkar ilişkisi üzerine kurulduğunu anlıyor. Bireysellik, yalnızlıkla beraber korkunç noktalara çıkabiliyormuş, bunu gördüm.

  Bunlar bana dört yılın getirdiği iyi veya kötü tecrübeler silsilesinin küçük yansımalarıydı. Şimdi üniversite hayatımın son dönemini yurtdışında okuyarak geçiriyorum ve döndüğümde mezun oluyorum. Büyük bir parantezin sonunda demek istediğim asıl şey ise şu: Dört yıllık 'büyüme' evresinin daha geniş çaplısını sadece ve sadece dört ayda Erasmus'ta geçirdim. Dediğim gibi bu kulağa insanı geliştiren, tecrübe sahibi yapan 'olumlu' bir nokta gibi görüyor. Fakat Sarımsak severler, kazıkları yerken hiç de öyle olumlu bir his oluşmuyor insanın içinde. Davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelir misali.

  Siz kendinizi ne kadar dışarıya kapatırsanız kapatın insanlarla bir alışveriş yapmak zorunda kalıyorsunuz. Dışarıya kapatmaktan kastım iletişimde bulunmamak değil elbette. Kastım, kısmen dışarıya duvar örmek. Fakat yapmak zorunda olduğunuz iletişim ve paylaşım esnasında bazı kişilere kendinizi yakın hissedip bir adım öteye taşımak istiyorsunuz. Bu da sonrasında tam bir hayal kırıklığını getiriyor.
  Bu noktada genel olarak şunu söyleyebilirim ki, korkunç insanlarla karşılaştım. Yerlisi yabancısı hepsi birbirinden korkunçlardı. İnsanlara nasıl bir daha güvenilmemesi gerektiğini, nasıl sınırların geniş tutulması gerektiğini daha iyi anladım. İletişimin insanlar arasındaki en önemli şey olduğunun bilincindeyim, bunun yanında burada bazılarıyla iletişim kurulmaması gerektiğinin önemini anladım. Bu, en azından içsel iletişim için gerekli. Kişiliğe ve karaktere saygı için gerekli. Benlik sevgisi için gerekli deyip Nietzsche vuruşu yapalım bir de!

  Neden bu kadar ciddi bir şekilde kişisel gelişimci havalarda konuştuğum yahu, bilmiyorum. Hiç de sevmem halbuki. İnsanın korktuğu başına gelirmiş vallahi yarın bir gün kişisel gelişimci olup çıkacağım, ondan korkuyorum. Olur da öyle bir şey olursa bana artık porsumuş Sarımsak deyin, vasiyetimdir!

  Sözün özü, Erasmus'um bok gibiydi. Detaylarını daha sonra yazacağım yazıda elbette paylaşacağım. Sadece bunlardan bahsetmekte ki amacım, daha da genel konuşursam bu blogun amacı her şeyin herkesin dediği gibi harika olmadığı. Erasmus toz pembe bulutlarla kaplı harika bir şey olarak söylendi bu zamana kadar. Ama olmaya da bilir. Bunu düşündünüz mü? Vallahi ben de düşünmemiştim aha böyle göt gibi kaldım. İşte ben size bu nokta da 'Bakın bu da olabilir!' diye bir uyarı vermek istiyorum, hepsi bu. Yoksa çıkıp 'Mal, sen yaşamasını bilmemişsin' diyebilirsiniz de. Yaşamak, alkol alıp ot içmekse evet yaşamadım varoşlar, der geçerim ben de...

  Hatta hatta ikinci yazımda alt başlık olarak 'Varoşlar' kısmı koyacağım, bakın ben ciddiyim. Ciddi olduğum şey, Erasmus'un varoş kaynadığı. Ciddiliğimi bilirsiniz, sınanmaya gelmez.



  Efendim, hava karanlıkken yazmaya başladığım, gün aydınlanırken sonlandırmayı düşündüğüm bu  Polonya sınırlarında yazdığım yazıda size bahsetmek istediğim son şey, bir sonraki yazımın Erasmus rehberi olma açısından harika olacağıdır. Başta dersler olmak üzere ulaşım, varoşlar, yurt yaşantısı gibi birçok şeyden bahsedeceğim size. Fragman niyetindeki bu iç döküş yazısını burada bitiriyorum. Şimdi hiç üşenmeden yatağımdan çıkıp sigara almaya gideceğim.
    Sarımsak efkarlandı!








Mahallede Bana 'Sen' Derler! (Adınla Çağır Beni Kitap İncelemesi)

Author: Sarımsak / Etiketler: , ,

  2018 yılının ilk yazısıyla sizlere tekrar 'Merhaba' diyorum sevgili Sarımsak okuyucuları. 'Seneye görüşürüz, görüşmeyeli bir yıl oldu' esprilerinden uzak bir yılbaşıydı, bu yüzden de bu korkunç espriyi yenilemeyeceğim.
  Yeni yıla girdiğimizde yeni bir başlangıç için kendimizi hazırlama çabası içerisine de giriyoruz. Kendi adıma konuşacak olursam bu girişimde hiçbir zaman başarılı olamıyorum. En fazla bir iki gün 'yeniliğin' keşfine çıkıyorum daha sonra rutin yapılan işlere geri dönünce yenilik kendisini olağana bırakıyor.
  Bu olağan akışın içerisine artık korku içerisinde yaşamak da dahil oldu. Yaşadığımız topraklarda bir olağanüstü hal mevcut, bildiğiniz üzere. Olağanüstü halin olağanlaştığı bir ortamda 'yeni' olanın coşkusunu duymak kanımca imkansız hale geldi. Milyonların hayatlarındaki en büyük yenilik; yayınlanan KHK'larda isimlerini arayıp işlerinden olup olmadığını öğrenmeye çalışmak oldu. Yeni hayatlarına korku ortamında 'merhaba' dediler.
  Böyle bir ortamda umut bir düş olmuşken, yapılacak en iyi şeyin edebiyatın iyileştirici gücüne sığınmak olduğunu düşünüyorum. Edebiyatla ayakta kalabiliriz, onunla karanlıkta yön bulabilir, ışığın varlığına dair umut besleyebiliriz. O yüzdendir ki bu yazımı bir roman incelemesine ayırdım. Hayatlarımızdaki yoğun karanlıktan biraz kurtulabilmek adına sizinle bir romanı tanıştırmak benim için gurur verici olacak.



  Tekelleşmenin getirdiği seçeneksizlik ortamında alternatif olanlara yönelmek önemli bir unsur. Sinemada da bu geçerlidir. Vizyona giren üç beş filmi her AVM'de bulabilir ve sadece bu filmleri izleyebilir hale getirildik. Bir alternatif olarak Başka Sinema, gerçekten bir alternatif sağlıyor ve size dayatılan filmlerden başka, oldukça kaliteli filmleri sayılı yerlerde bağımsız sinemalarda seyircilerle buluşturuyor. Call Me By Your Name'i, kitaptan uyarlama bir film olarak Başka Sinema'dan tanıdım.
  Kitabını yaklaşık yirmi günde bitirebilmem benim için üzücüydü. Bu kadar konuşulan bir filmin uyarlandığı kitabın bu kadar hayal kırıklığı olacağını hiç düşünmemiştim. Benim için Fight Club gibi oldu; kitabı okuduğumda hiç beğenmemiştim ve bana söylenen 'filmi daha güzel' yorumlarına 'filmi daha güzelse bu kitabı daha da kötü yapar' cevabımla filmlerini izlemeyi reddetmiştim. Aynı şekilde 'şimdilik' Adınla Çağır Beni kitabının filmini de izlemeyi reddediyorum ve hemen roman yorumuma geçiyorum.

  Kabaca yaz tatilinde B.'ye gelen konuk Oliver ile ev sahibelerinin oğulları Elio arasında çekimi anlatan roman diyebiliriz. Oliver içe dönük, kapalı yapıya sahip bir karakterimiz. Arzu ve tutkularını bastırmasını iyi bilen karakterimizin ailesi de tahmin ettiğim kadarıyla muhafazakar bir yapıya sahip. Bu konuda 'ondan beklenen şeyleri' devam ettirme yolunda duygularını bastıran ya da görmezden gelen bir yapısı olduğunu düşündüm kitabın son bölümlerinde. Aslında bu meseleye ağırlık verilebilir, Oliver'ın hayatının içerisine daha çok girebilirdik ama yazar onu olduğu gibi gizemli kılmayı seçmiş, Elio'nun gözünde de olduğu gibi.
  Elio gibi bir karakterden uzun süredir bu kadar nefret etmemiştim. Bir karakter bu kadar mı çelişkili yansıtılır? Demek istediğim, kişinin kendi içerisinde yaşadığı çatışmalar değil. Elio, yan odada yatan Oliver'ın yanına gitmek istiyor mesela. Sayfalarca bu konu hakkındaki kararsızlığını okuyoruz, kederliliğini görüyoruz. Sürekli gitmemesi, yaklaşmaması, yakınlaşmaması gerektiğini söylüyor bize Elio. Bunun için binlerce neden gösteriyor. En sonunda ne oluyor dersiniz? Odaya gidiyor. Kelimenin tam anlamıyla çıldırıyorum. Eşit ölçüde kararsız kalma durumunda gerçekleşen bir eylem değil. Orantısız bir şekilde gerçekleşen kararsız kalma durumu ve beklenmeyen seçeneği seçme hali. Bu okuyucu şaşırtma hali değil bence, daha çok okuyucuyu deli etme hali.
  Kurgu alışıldık bir kurgu olarak karşımıza çıkıyor. Benim için ise romanın en ilgi çekici yanı, sanat ve edebiyat hakkında konuşmalar ve alıntılar idi. Oldukça donanımlı karakter olmaları etkileyici bir faktördü. Elio'nun babasının konuşmaları da bir o kadar bilgeceydi.

  Gelelim başlıca sorun olan yazarın dili ve çeviri meselesine. Yazarın dili ağdalı filan değildi. Korkunç uzunlukta cümlelere gereksiz kelimeler konularak şişirilmiş anlatımlar vardı ve bu anlamı zorlaştırıyordu. Çevirinin de bu olayı daha da zorlaştırdığı açık. Zira anlam bozuklukları, uzun cümlelerde yitip giden anlam bütünlüğü fazlaca göze çarpan cinstendi. Bu da okumayı zorlaştırıyordu.

  Son olarak yazarın 'lgbt kitabı yazmak isteği' doğrultusunda birçok şeyin gözden kaçırıldığını önemsizleştirildiğini düşünüyorum. Yazarın mı yoksa çevirmenin mi kullanımı bilmiyorum fakat romanda geçen 'kadınım/erkeğim' ifadesi oldukça gereksiz ve rahatsız ediciydi kanımca. Çok fazla durmak istemediğim bu konu hakkında beni neyin rahatsız ettiğini açıklamama gerek yok fakat kocaman bir soru işareti çizdiğim bir ifadeydi. Lgbt romanı kaleme alınırken birkaç unsurda dikkat edilmesi gerekiyor sanırım. Teenage bir roman olabilir ama bu her şeyi savsaklayacağı anlamına gelmemeli.
  Bunların dışında ise genel olarak kitabın akışı fena değildi. Beni kendi adınla çağır, olayı etkileyici bir unsurdu. Aşkın belki de en güzel ifade ediliş şekliydi. Zira çevresel faktörlerden öte kendi engellerini kendileri yaratan karakterlerin aşkı böylesine algılayışı etkileyici idi.

  Elio ve Oliver, aşkın bir başka zor yüzünü gösteriyorlar. Aralarında çekim, rutin hayatlarında beklenmedik bir şekilde vuku buluyor. Okurken ise size bu çekimin rutin hayatlarında nasıl yer bulmaya çalışacağı sorusunu sorduruyor.


  Okumaya değer fakat belli başlı sıkıntıları olduğunu düşündüğüm romanın incelemesinin sonuna geldik efendim. Sevgili Sarımsak severler, diğer blog yazısında görüşmek üzere, kendinize iyi bakın!

IT'i An, Çomağı Hazırla

Author: Sarımsak / Etiketler: , , ,

   Sarımsak okuyucuları, zilyonuncu kez geri dönüş yapmış bloggerın kesin dönüş yapmışlığını kanıtlayan yazısına hoş geldiniz... Eski yazılarımda başlık bulma sıkıntısı çekerdim ve dünyanın en yaratıcı saçma başlıklarını bulurdum. 'IT'i an, çomağı hazırla' başlığı eski formumdan ya da formsuzluğumdan hiçbir şey kaybetmediğimi gösterir nitelikte! İçeriği de tahmin etmek zor olmasa gerek...

   Efendim, 2013 yılında Stephen King'in 'O' kitabıyla tanışmıştım. Yaklaşık 450 sayfa olan kitap King'in okuduğum ilk romanıydı. Ne kadar da güzel başlangıç kitabı seçmişim öyle... 'Tepki' kitabıyla başlasam muhtemelen bir daha King filan okumazdım. Neyse, diyeceğim odur ki kitap tam bir korku destanı. İlk defa kitap okurken korkmuştum. Hele bir lavabo sahnesi var akıllara zarar. Kitabın etkisi geçene kadar lavabo deliğine bakmadan kullanıyordum, o derece. Sonra gel zaman git zaman bir baktım kitabın dev boyutu yayınlanmış. 1200 küsür sayfa. Güya sansürsüzmüş. Desenize, ilk baştan böyle çıkarmadık kimse almaz, diye. Tuğla gibi kitabı ben de hemen almadım. Arkadaşım zaten doğum günümde hediye etti fakat yine ben bir süre okuyamadım (3 yıl kadar) E haliyle başlamaya korktum. Taşı desen taşınmaz, masa olmadan bir yere koymadan elde okunmaz. İşkence gibi bir şey. Bu sene de hazır filmi vizyona girecekken ben şunu bi' okuyayım, filmine de gider karşılaştırırım dedim. Dediğim gibi de oldu. Kitabı bitirdikten bir hafta sonra film vizyona girdi. Dün vizyona giren filme ise bugün gidebildim. Ayıptır söylemesi küçük bir tatile çıktım da... İşte efendim gündüz yüzmeleri gece yüzmeleri, yok şu marina senin, öbürü benim derken, öhööm, bugün gidebildim. Veeee kitap uyarlaması olan film, tek başına bir film olarak ele alındığında mükemmel iken, uyarlama olduğu göz önünde bulundurulduğunda rezalet bir filmdi...

   Sarımsak okuyucuları benim genelde ne kadar memnuniyetsiz ve muhalif olduğumu az çok bilirler. Fakat yani iki saate aşkın film yapıp bu kadar mı çok kırpılır kitap... Hele ki bir de film 'bölüm bir' olarak yayınlanmışken. İkinci filmde ise tahminimce kitaba uygun olarak 27 yıl sonrasını yani Pennywise'ın geri dönüşünü ve çocukların yetişkinlik döneminde onu öldürmek için tekrar geri döneceklerini anlatacaktır. 
   Karakterler kitaba uygun olarak resmedilmiş. Fakat benim en sevdiğim karakter Henry'di. Bu kadar yakışıklı çocuğu böyle zorba diye resmetmek üzücü. Gel gelelim, insanda (en azından bende) insanın Henry tarafından zorbalık göresi geliyor. O derece iyiydi be. Fakat akıbeti hiç kitaptaki gibi olmuyor Henry'nin. Hele ki arkadaşının akıbeti kitaba gram uymayacak şekilde verilmiş.
   Çok fazla spoiler vermemeye çalışarak devam etmem gerekirse, Bill'in bir bisikleti vardı. Gümüş. Filmde de bisikleti görüyoruz, kamera 'silver' yazısına odaklanıyor arada bir. Fakat önemi bu kadar suya atılır anca... Kitapta Bill hariç kimsenin bisikleti yoktu ve Gümüş gerçek bir öneme sahipti. Kitabın eeeenn son bölümünde bile Gümüş vardı. Ve o unutulmaz repliklerden 'HADİ GÜMÜŞ, İLERİİİİ!' resmen çöpe atılmıştı. Peh!
   Repliklerden devam edecek olursak 'Bip bip Richie' repliği kitapta bence gayet önemliydi. Sürekli arkadaşlar arasında dönen bir replikti. Filmde ne yapmışlar dersiniz? Tek bir yerde kullanmış o da Pennywise tarafından... NE ALAKA YAHU!
   Kitabı olduğu gibi suya attıracak bir diğer sıkıntı ise Pennywise'ın kimliği. Pennywise'ın gerçek kimliği ne idüğü belirsiz bir canavar. Üstelik bir KADIN! Pennywise ile kavga etme yerleri, saldırma şekilleri gram uymuyordu kitaba. Çok fazla değiştirilmiş. Kitaptaki sahneler yapılamayacak şekilde miydi, bence kesinlikle değildi...
   Diğer en önemli sıkıntı ise arkadaşların birbirleriyle tanışma şekilleri... Çorak Topraklar ciddi bir öneme sahip kitapta. Fakat bu hiç kullanılmamış. Sahneler birbirlerine bağlanıp kısaltılmış, önemleri yok olmuş. Richie ile Bill kavgası kitapta yokken ciddi duygu algılama değişimlerine sebep olacak şekilde sahneler yerleştirilmiş.
   Sarımsak severler, tamam tabii ki biliyorum, uyarlama filmler kitapların yerini asla tutamaz. Fakat kitapların belli başlı noktaları varken siz bunları değiştirirseniz büyük bir sıkıntı olur. Gerçi bu sıkıntı sadece benim gibiler için olur. Parasını kazanan kazanır, izleyen izler. Ama işte... Gelgelelim, görsellik açısından mükemmeldi. Yine lavabo sahnesinde tüylerim diken diken oldu. Pennywise'a ise söylenecek hiçbir şey yok, mükemmeldi. Diğer oyunculuklar da iyiydi. Dediğim gibi ana karakterler bir iki küçük şey dışında iyi resmedilmişken yan karakter değiştirilmiş ve kitaptaki duygu biraz alt üst olmuştu.
   Gelelim en önemli konuya... 'float' kelimesi. 'You'll float, too' repliği hem filmde hem kitapta büyük öneme sahip. Ben kısaltılmış kitapta okurken bu kelime 'yüzmek' olarak çevrilmiş, filmde ise 'uçmak' olarak çevrilmiş fakat tam metinli kitapta öyle çevrilmemiş. 'Süzülmek' olarak çevrilmiş. Peki büyük bir anlam değişimine neden olacak bu üç çeviriden hangisi doğru... Şöyle ki filmde olanlara ve olayların gidişatına bakarsak 'uçmak' gayet doğru. Zaten cesetler de havada uçuyordu. Fakat kitapta işler hiç öyle değildi. Kanalizasyonda kimse uçmaz. KİMSE YÜZMEZ DE. Cesetler ağır ağır suda süzülür... Yani en doğru şekli süzülmek. Bilginiz olsun Sarımsak okurları. Orada burada millete hava atarsınız bu bilgiyle.

   Sanırım bahsetmem gereken tüm şeylerden bahsettim. Sosyal medyada deli gibi yaptığım paylaşım silsilesine bu yazıyla bir nokta koyuyorum. Bazılarınızın ohh bee dediğini gibi duyar gibiyim de yani kusura bakmayın da gerçek bir destandan bahsediyoruz! Her neyse, dediğim gibi mükemmel bir film, hafızaya kazınacak cinsten bir film fakat rezalet bir uyarlama. 1990 uyarlamasından tam 27 yıl sonra filmin vizyona girmesi ise çok güzel ayrıntı. Pennywise 27 yılda bir uyanıyor ve kasabaya saldırıyor. Bu detay oldukça hoştu. İzlemeye değer mi, kitabı okuduysanız hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz ama yine de her şeye rağmen değer. Çünkü oyunculuklar ve görseller çok değerli ve başarılı. Dipnot: 1990 yapımı uyarlama kesinlikle uyarlama açısından daha başarılı. Bu küçük bilgiyi de verdikten sonra yazımı sonlandırıyorum efendim. Kitap - film değerlendirmesinden öte bir karşılaştırma yapmaktı temel amacım. Özellikle 'float' çevirisinden mutlaka bahsetmek istemiştim. Şimdi uslu birer çocuk olun ve palyaçolardan uzak durun... 

Sarımsak Tuzlanıyor!

Author: Sarımsak /

 2011 yılının son ayında Sarımsak olarak blogger hayatıma adım atmışım çok sevgili okuyucularım. Facebook'un kişiyi utandıran geçmişteki gönderileri gösteren uygulaması sayesinde uzun zamandır eski yazılarımın gönderilerini görüyorum. Toplamda tamamlanmış 115 yazım olmasına karşın zamanında büyük bir buhran devrine girerek değişime el uzatıp yazılarımın yaklaşık 90 tanesini taslak haline çevirmiştim. Neyse ki benden beklenmeyecek bir zekilikle yazılarımı silmeye kalkışmayıp sadece taslak halinde bırakmışım. İşte tam bu maziyi hatırlamalardan falan oluşan karar ile yıllar yıllar sonra yıl bu tarih olmuş iken Sarımsak'ın tuzlanması gerektiğine inancımla geri dönüyorum Sarımsak severler...

NEYDİM, NE OLMAK İSTEDİM DE OLDUM?

  Bu mükemmel tuzlanma haberini sizlere verirken bu yazımda geçmişe bir bakış yapacağım. Okuyucularım dönüştü, çoğu ortalıkta yok, abonelerimden ses soluk yok. Bir zamanlar ben vardım, bir ara yok oldum ama varlığım ebediyete uzanmadan tekrar geri döndüm varoşlar!
  Dediğim gibi, 2011 yılında çocukluk hevesidir tutturmuşum blogger olacağım diye. O zamanlar kitap blogları yazan insanlar olsa da sayıları oldukça az, Youtuber olayını geçtim, ortalıkta 'youtube ne yağğ abieğ' diye dolaşanlar mevcut, böyle bir dönemde 'Sarımsağın Günlüğü' olarak ortaya çıkmak plaza diliyle konuşacak olursak 'riskli'ydi. (Amma plaza dili oldu bu da) Ama şu su götürmez bir gerçektir ki mükemmel şeyler başardım o toyluk zamanlarımda arkadaşlar....

  NEREDEN GELİYOR BU 'SARIMSAK'? 

  9 Aralık 2011 tarihli ilk yazımın tanıtım başlığı buydu. Aynen olduğu gibi sizlere iletiyorum:
 Sarımsak yediğimiz zaman hani böyle keskin bir tat kalır dilimizde damağımızda. Biz o tada alışsak bile insanlarla iletişim içerisinde olduğumuz zaman onlar fark eder ama bu kokuyu. Sarımsak gibi olmak istiyorum ben be! Herkesi böyle derindeeen etkileyen,incedeen rahatsız eden bir sarımsak olmak istiyorum.
 İlk yazımda şöyle bir sarımsak resmi yapıştırıyım dedim tiksinirsin filan sonra bloguma kusarsınız. Aman aman yok kalsın. İyi böyle iyi. Hadi o zaman vatana millete hayırlı olsun bu SARIMSAK.  

  DEVAM FİLMİ DEĞİL, ASIL FİLMİN KAMERA DIŞARISI 

  Yeni bir değişim, tokuşum, dönüşüm filan değil. Çok kez farklı bir şey yapmayı denedim. NTS BLOG yaptım, tasarımını olduğu gibi değiştirdim, olmadı. Kitap blogu yapmaya çalıştım, o biraz oldu gibi olmadı çabuk pes edildi. Kaldı ki çok ciddi kitap blogu yazan arkadaşlar vardı camiada. Yayınevlerinin götünden ayrılmayıp yalaklık yapıp kitap göndertiyorlardı kendilerine sonra kitap değerlendirmeleri yapıyorlardı. Arkadaşlar böyle varoş karaktersiz bir blogger olmadım hiçbir zaman, bu konuda benim gurur duyduğum kadar en az siz de benimle gurur duyuyorsunuz, biliyorum, sizi seviyorum.
  Hal böyle biraz boka sarınca, bir de başlarda dediğim gibi ağır buhran dönemleri yaşayınca göt gibi kaldı emeklerimi sarf ettiğim blogum. Sonra tekrar olduğu gibi, saf haliyle bloguma geri dönmeye karar verdim....


  Blogger olma hikayem ve bu zamana kadarki yol maceramdan yeterince bahsettim bence. Blogumda içerik olarak bir şey değişmeyecek. Felsefi yazılar yazmayacağım, edebiyat kasmayacağım, kitap değerlendirmesi yapmayacağım. En amatör halimle yine Sarımsak Günlük olacağım beeeee!
  Bunun şerefine eski yazımlarından birkaç alıntı paylaşacağım sizinle... Sonra bir sonraki yazıyla arayı çok değil, hiç açmadan yine beraber olacağız. Buradaydık, buradayız, burada olmaya devam edeceğiz! Yürüüüüğğğ

VARAN 1: YILBAŞI - TOMBALA - TAKSİM ÜÇLÜSÜ

  ''Kısacası Taksim'e gidecek arkadaşlar kıçınızı kollayın. Vermek istiyorsanız da açın lan. Amaaan. Koyver gitsin.'' (24.12.2011)

VARAN 2: TOPLU TAŞIMA ARACINDAN BİLDİRİYORUM 

   '' Ben yine Optimum'da sürttüm geçenlerde. Saat 4-5 gibi dönüyorum artık eve. Atladım 21U - Uğurmumcu otobüsüne. E5 üzerinden ilerliyoruz biz, kaçırmayayım durağı diye durağın olduğu yerlere bakıyorum camdan. Tıngır mıngır ilerlerken son iki durak kaldı benim inmeme, durdu bir durakta otobüs. İnen indi, binen bindi derken ilerlemeye başladı. O sırada halis mulis Türk göbeğine sahip olan amcanın teki durağın merdivenlerinden inip otobüse yetişmek için koşmaya başladı ama nafile. Durmadı otobüs. Bastı gitti. Adam arkasından saydırdı tabii el kol hareketi yapa yapa. Ben de içimden takılıyorum adama 'Geçmiş olsun amca ehe.' filan diyerek. Sonra diğer durağa geldi bizim otobüs. Bir baktım, böyle kısa süreli bir şok geçirdim. İnene kadar kendime gelemedim.'NASIL YANİ?' filan oldum ben. Bir baktım, AYNI ADAM YİNE KOŞUYOR! İnanamadım. Gözlerimi açtım böyle, inanamadım yani. Aynı adam yine koştu koştu atladı bindi bizim otobüse. Kendi kendime 'İşte azim budur!' diyerek tabiri caizse 'kendi göt oluşumu' kıvırma olayına giriştim. Ama anladığım kadarıyla adam otobüse yetişmek için minibüse binmiş. İŞTE AZİM BUDUR!'' (06.07.2012)

VARAN 3: SARIMSAK GURURLA SUNAR: BİR TRAVESTİNİN GÜNLÜĞÜ!

 
''Merhaba Sarımsak severler! Asıl mesleğimden istifa edip blogumu travesti bir arkadaşıma bırakıyorum. Ve bundan sonra 'Sarımsak Günlüğü' değil, 'Travesti Günlüğü' olarak anılacak bu blog. E tabii siz okurlarında bir ismi olacak, 'Travesti severler!'. Böylece travesti arkadaşımızın yazdığı yazılarla okuyucularımızın yavaş yavaş ön yargılarını kıracağız ve dünyayı travestiler için daha yaşanası bir yer haline getireceğiz! Bu bizim için küçük ama insanlık için büyük bir adım olacaktır.'' (14.10.2012)

VARAN 4: 'NE!? EN KÖTÜSÜ!!'

 
'' Evet, bugün ilk iki dersimiz beden eğitimi dersiydi. Allah'tan turnike filan atmadık. İsyan çıkarırdım. Hoca boş bıraktı bizi. Böyle boş bırakınca genelde voleybol oynarım. Elim biraz daha yatkın diğerlerine göre. Yine bir kaç kişi voleybol oynamaya çıktık bahçeye. Yol kenarına yakın duruyorduk biraz. E ne yapalım başka yer yoktu bahçede. Hoppidik gubbidik oynarken ayağıma doğru geldi voleybol topu, ben bir vurdum, vuruş o vuruş, yol kenarına kaçtı top. Yol da normal yol değil, çalılıklar var, yokuş var, yokuşun bittiği yerde de İstanbul'un E5'i var. Benim o muhteşem ayağımla vurduğum top çalılıkların arasında yok oluverdi. 'İŞTE ŞİMDİ BOKU YEDİK' dedim ben tabii kendi kendime. E ne yapacağız? Geçenlere soruyoruz, top filan var mı oralarda diye, 'Yok' diyorlar bir de totoşlar. Lan top bu yani sonuçta. Nereye gidebilir ki, diyeceğim ama asıl top gider yani! Biz garibanlar, millete sorduk bir beş dakika filan, sonuç alamadık. Ondan sonra korka korka hocanın odasının yolunu tuttuk. Ve işte o efsane konuşmayı olduğu gibi aktarıyorum:
Kardelen: Hocam biz size bir şey söylemeye geldik.
Hoca: Ne oldu?
Ben: Top kaçtı hocam.
Hoca: Ne!? Nereye kaçtı? Kadir Has'a mı? (Yan okul)
Ben: Hayır hocam e5 tarafındaki yola kaçtı.
Ve işte o efsanevi söz hocanın ağzından dökülür: 'NE!? EN KÖTÜSÜ!?'

  Adamı görseniz var ya, eli ayağı dolaştı, eli titredi, kapıyı kapatmaya çalışıyordu kapatamadı. O derece. Çocuğu kaza yapsa bu kadar telaşa kapılmaz yemin ederim. Ben iyice korktum tabii. 'Aha Sarımsak. Bittin oğlum sen!' Bir de öncesinde odaya giderken kendimi yatıştırıyordum, 'Yani 5 liralık top canım. Cüzdanımda ne kadar para vardı? Veririm onu olur biter.' diyerek. Ama hocanın o halini görünce altıma yapıyordum yemin ederim korkudan.'' (11.10.2012)



   Sarımsak'ın Günlüğü tekrar saçmalamak için bloggerlığa geri döndü, götünüzü kollayın!
  

Sıradan (dışı)

Author: Sarımsak /

  Doğa için oldukça sıradan bir gündü. Doğanlar doğuyor, ölenler ölüyordu. Bir tarafta yağmur damlaları yeryüzüne inmek için acele ediyor, diğer tarafta bulutların birbirleriyle yarıştığı gökyüzünden güneş ışınları gülümsüyordu.
  Onun için de sıradan bir gündü. Yaz günlerinden biriydi. Hava oldukça nemli ve sıcaktı fakat onu etkilemiyordu bu. Etkilese bile çalışmak zorundaydı. Ailesine yemek getirmek zorundaydı. Yaz aylarında yaptığı en önemli ve en ciddi iş buydu.
  Üç kişilik bir ailesi vardı; o, onun babası ve onun annesi. Babası bir yaz günü çalışırken bacağının tekini kaybetmişti. Annesi de yine yaz gününde çalışırken vücudunun yarısını kaybetmişti. Yaşaması mucizeydi aslında. Ama çok bir ömrü kaldığı söylenemezdi. Böyle bir durumda ailenin bütün yükü ona düşüyordu.
  Onun için zaman çok önemliydi, çünkü o kadar yavaştı ki sanki yirmi dört saat değil de on iki saatte tamamlanıyordu gün. Tembel değildi, tersine çok çalışkandı. Bir o kadar da güçlüydü. Hatta o kadar güçlüydü ki kendi ağırlığının sekiz katı ağırlığında bir şeyi taşıyabiliyordu.
  Çoğu ailenin hayatı gibi onun ailesinin hayatı da risklerle ve çabalarla geçip gidiyordu. Sakat kalmalar ve ölümler çok sıradandı artık. Doğanın acıması yoktu. Belki her şeyi doğaya yüklemek doğru olmazdı ama... Bunun bir önemi var mıydı onun için? Suçlu doğa olsa bile ne yapabilirdi? Onun bunları düşünmekten daha önemli işleri vardı. Çalışmalıydı. Sürekli çalışmalıydı. Onun için yegane adalet, ilahi adaletti. Sorgusuz sualsiz...

  Yine yuvasına yemek götürmek için çıktığı o gün herkes aynı görünüyordu. Günün sıradanlığı onlarda vücut bulmuştu. Herkes aynıydı. Birisini ötekisinden ayırt etmek çok zordu. Onların tek ayırıcı özelliği boyutlarıydı. O, normal bir büyüklüğe sahipti. Ne bazıları gibi kocamandı, ne de bazıları gibi fark edilmeyecek kadar küçüktü. Bu, onu diğerlerinden ayırt etmeyi olanaksız kılıyordu.

  Bu sıradan günde hemen hemen herkes çalışıyordu. Ara vermiyorlardı. Hepsinin tek amacı yuvalarına yemek götürmekti ve bunu gerçekleştirmek için harıl harıl çalışıyorlardı. Kimse bir diğerine yan gözle bakmıyordu ya da laf atmıyordu. Ya da boyutuyla ilgili espri yapmıyordu. En büyüğü de sıradandı, en küçüğü de. Her an ölüm riskiyle yaşadıkları için diğerlerinin nasıl göründüğünü umursamıyorlardı. Her zaman bundan daha önemli işleri vardı onların.

  Tek düşüncesi ve tek amacı yuvasına yemek götürmek olan o için gün birazcık farklı olacaktı. Ama o bundan habersizdi. Bilemezdi de zaten olacakları. Tahmin de etmezdi. Gerek var mıydı buna? Tahmin düşünmektir ve düşünmek zaman alır. Halbuki zamanı çok değerliydi ve bu değerli zamanı düşünmek gibi boş şeylerle harcayamazdı.

  Gözlerini dört açmış çalışırken onun burnuna bir koku geldi. İlk defa aldığı bu kokunun ne olduğuna dair bir fikri yoktu. Bu kokunun ne olabileceğini düşünüyordu ve bu zaman kaybıydı aslında. O çalışmalıydı. Fakat bu koku çalışmasını engelliyordu. Gözleri kararıyordu. Üstündeki yükü bırakmak zorunda kaldı. Etrafına baktı, diğer arkadaşları kaçıyorlardı. Onların üstünde yük yoktu. Fakat o çalışmak zorundaydı. Yükü vardı. Ailesinin yemeği vardı. Onu bırakıp gidemezdi. Kokuya karşı gelmeye karar verdi. Son bir çaba ile yükü tekrar sırtlayıp kokuya karşı çaba sarf etmeye çalıştı. Birazcık ilerlemişti. Bir an yapabileceğini düşünmüştü ama hayır, olmuyordu. Böyle devam edemeyecekti. Yükü bırakmak zorundaydı. Belki ailesine bugün yemek götüremeyecekti ama diğer günler yemek götürmek zorundaydı ve bunun için bugünlük yemeğinden vazgeçmeliydi. Yüksüz devam etmek daha kolay gözükse de iyice bitkin düşmüştü birden bu koku yüzünden. Kendini yere bıraktı. Devam edemeyecekti. Gözleri iyice karardı, karardı, karardı. Sondu onun için. Özür diledi ailesinden, sıradanlık için.


Ve böylece karınca bir evin parkesinde böcek ilacı nedeniyle can verdi. Mezarı ise beyaz bir peçete ile balkondan aşağı atıldı. Sıradanlık bu ya...



NOT: 'O' kelimesini sıradanlığı hissettirmek adına bazı yerlerde özel isim olarak (büyük harf kullanmadan) bazı yerlerde de zamir olarak kullandım.

Zor

Author: Sarımsak /

  Zor bu ülkede yaşamak.
  Zor bu ülkede sokaklarda dolaşmak özgürce.
  Zor bu ülkede kadın olmak.
  Madenci olmak, işçi olmak zor bu ülkede.
  Zor bu ülkede LGBT bireyi olmak.
  Zor bu ülkede birilerini desteklemek.
  Tarafsız olmak, objektif olmak, etiketlere maruz kalmamak zor bu ülkede.
  Zor bu ülkede düşünmek, düşünebilmek.
  Zor bu ülkede hakkını aramak.
  Zor bu ülkede adaleti bulmak.
  Zor bu ülkede çalışmak.
  Zor bu ülkede evine ekmek götürmek.
  Ötekileştirmeden yaşamak, öteki olmak zor bu ülkede.
  Zor bu ülkede yardım eli uzatmak.
  Zor bu ülkede anne olmak.
  Yaşamak zor bu ülkede. Ölmek kolay, ölmemek zor bu ülkede.
  En zoru da gençken ölmek. Yardım ederken öldürülmek. Sinsice, alçakça.

  Zor bu ülkede yaşamak.

Mutluluk Üzerine...

Author: Sarımsak /


Uzun bir süre yoktum ve buraları ciddi anlamda özledim. Öyle ki bu yazıyı telefonumun küçücük ekranında yazıyorum. O yüzden umarım yazıda görsel ek olmaması sizin gözünüze uzun ve sıkıcı bir yazı olarak görünmez.
Blogda olmadığım süre boyunca birçok kitap okudum. Ama az önce bitirdiğim kitap 'Acayip Bir Başlangıç' bana, duygularıma ve hissettiklerime yakın gelmiş olacak ki bir yazı yazma isteği duydum. Ama bu yazı bir kitap incelemesi tarzında değil mutluluk kavramı üzerine olacak.
Kitapta hoşuma giden uzun bir alıntı vardı: "Mutluluk sözcüğüne sadece en dünyevi bağlamlarda -mesela, ne mutlu ki kimliğini bir yerde unutmadığında ya da gideceği yere mutlu mesut vardığında- katlanabiliyordu. Mutluluktan, hedeflenen ya da ulaşılabilen bir ruh hali olarak söz edildiğinde, sanki biri iğrenç bir hastalıktan ya da cinsel saplantılarından bahsediyormuş gibi rahatsız olurdu. Esrik aşkın meyvesi olan mutluluk, kendine telkinden ve hayatı olduğu gibi görmeye katlanmayanların kendini kandırmasından başka bir şey değildi. Çocuklar dışında hiç kimsenin kendi mutluluğu için bir başkasına bel bağlamaması gerektiğini söylerdi. Hayatının hiçbir döneminde insanların mutluluğa hakkı olduğunu düşünmemiş, çileli dünyayı aşkla tatlandırma düşüncesine kapılmamıştı."
Ve bir de şöyle bir soru soruyordu baş karakterimiz: " Mutluluğumuz için mücadele etmeyi unuttuk mu hepimiz? Yoksa mutluluğun ne olduğundan artık o kadar emin değil miyiz?"
Mutluluğun, gerçek mutluluğun ne olduğundan emin değiliz. Artık emin olamayız. Kısa vadeli hazlar artık bize daha çabuk ulaşabilir ve çekici geliyor. Ve biz bu hazları mutluluk diye tanımlıyoruz artık. Sanıyorum ki artık mutluluk mümkün değil.
Mutluluğun anlamını unutmuş haldeyiz. Kaybolmuş bedenlerimiz gibi hislerimiz de kaybolmuş. Yanılsamalarla yaşıyoruz. Gerçekliğimizi kaybetmiş haldeyiz. Yanlışız.
Kendimizi kandırıyoruz. Mutluluğu artık haza indirgemişiz. İnsanlar mutlu olduklarını sanıyorlar ama aslında hiçbirimiz mutlu değiliz.
Bu satırları yazan ben karamsar yazar bey ve bu satırları okuyan ve bana katılan siz karamsar okuyucular ve bu satırları okuyan ardından içi daralıp bana saydıran tam şu anda sayfayı kapatmayı düşünen siz gerçeklikten ve karamsarlıktan kaçan korkak okuyucular...
Aşkı mutluluk olarak nitelendiren daha da ilerisi sıradanlığı evlilik ile gerçekleştiren, bu mutsuzluk dolu dünyada sıradanlığın şaibeli mutluluğunu arzulayan insanlar...
Bazen düşünmekteyim, bu hayatta hiç mi güzel şeyler olmuyor? Hayır bence olmuyor. Olmayacak da. Bu kadar kötülük arasında mutluluğu yakalamaya çalışan insanlar ve belki de kısa süreliğine yakalamış olan insanlar nasıl baş edebilir bunca kötülükle?
Peki ben hiç mi mutlu olmadım? Oldum ama artık o kadar korkunç bir karamsarlık çukuruna düşmüşüm ki herhangi bir olumsuzlukta hemen yıkılıyorum. 'Evet, bu buraya kadarmış.' deyip mutluluğumu kurtarma ve devam ettirme çabasına girmiyorum, korkuyorum. Aslında girmek de istemiyorum. Çünkü insanlar korkunç, hayat korkunç. Ve ben de şu an bu satırları okumayan kendilerini üst satırlarda bulup sayfayı kapatmış olan korkaklar kadar korkayım.
Ama bazen düşündüğüm başka bir şey var. Mutsuzlukta mutlu olan insan' tabirini duyduğumdan beri ben de bu tanımın içerisinde miyim diye sorguluyorum. Cevabı bulabileceğimden şüpheliyim. Belki de cevap vermek istemiyorum kendimce. Mutluluğun imkansızlığına inanmış bendeniz olarak.
Uzatmaktan hoşlanmıyorum.
Kitabın sonu acayip bir başlangıçla bitiyor. Yeniden umutla, yeniden gençleşme ile bitiyor. Yaşlı ve hayattan ümidini kesmiş karakterle genç ama yaşlı ben arasında bağlantı ve yakınlık kurdum. Ve aklıma bir soru geliyor sadece. Acaba ben de acayip bir başlangıç yapıp umutlanabilecek miyim? Peki ya bu başlangıcın bitişi nasıl olacak?
Yazımın sonlarına gelirken (bu tavsiyem her ne kadar yazımla çelişse de) mutluluk arayışınızı kaybetmemenizi ve Acayip Bir Başlangıç kitabını okumanızı tavsiye ederim. Size dokunacak bir havası olduğuna eminim. Sonraki yazımda on8'in yeni kitabını inceleyeceğim efenim. Kitapsız kalmamanızı dilerim!
- Mutluluğu sorgulayan ama belki de mutsuzluktan mutlu olan ve bunun farkına varamayan garip bir yazar.