IT'i An, Çomağı Hazırla

Author: Sarımsak / Etiketler: , , ,

   Sarımsak okuyucuları, zilyonuncu kez geri dönüş yapmış bloggerın kesin dönüş yapmışlığını kanıtlayan yazısına hoş geldiniz... Eski yazılarımda başlık bulma sıkıntısı çekerdim ve dünyanın en yaratıcı saçma başlıklarını bulurdum. 'IT'i an, çomağı hazırla' başlığı eski formumdan ya da formsuzluğumdan hiçbir şey kaybetmediğimi gösterir nitelikte! İçeriği de tahmin etmek zor olmasa gerek...

   Efendim, 2013 yılında Stephen King'in 'O' kitabıyla tanışmıştım. Yaklaşık 450 sayfa olan kitap King'in okuduğum ilk romanıydı. Ne kadar da güzel başlangıç kitabı seçmişim öyle... 'Tepki' kitabıyla başlasam muhtemelen bir daha King filan okumazdım. Neyse, diyeceğim odur ki kitap tam bir korku destanı. İlk defa kitap okurken korkmuştum. Hele bir lavabo sahnesi var akıllara zarar. Kitabın etkisi geçene kadar lavabo deliğine bakmadan kullanıyordum, o derece. Sonra gel zaman git zaman bir baktım kitabın dev boyutu yayınlanmış. 1200 küsür sayfa. Güya sansürsüzmüş. Desenize, ilk baştan böyle çıkarmadık kimse almaz, diye. Tuğla gibi kitabı ben de hemen almadım. Arkadaşım zaten doğum günümde hediye etti fakat yine ben bir süre okuyamadım (3 yıl kadar) E haliyle başlamaya korktum. Taşı desen taşınmaz, masa olmadan bir yere koymadan elde okunmaz. İşkence gibi bir şey. Bu sene de hazır filmi vizyona girecekken ben şunu bi' okuyayım, filmine de gider karşılaştırırım dedim. Dediğim gibi de oldu. Kitabı bitirdikten bir hafta sonra film vizyona girdi. Dün vizyona giren filme ise bugün gidebildim. Ayıptır söylemesi küçük bir tatile çıktım da... İşte efendim gündüz yüzmeleri gece yüzmeleri, yok şu marina senin, öbürü benim derken, öhööm, bugün gidebildim. Veeee kitap uyarlaması olan film, tek başına bir film olarak ele alındığında mükemmel iken, uyarlama olduğu göz önünde bulundurulduğunda rezalet bir filmdi...

   Sarımsak okuyucuları benim genelde ne kadar memnuniyetsiz ve muhalif olduğumu az çok bilirler. Fakat yani iki saate aşkın film yapıp bu kadar mı çok kırpılır kitap... Hele ki bir de film 'bölüm bir' olarak yayınlanmışken. İkinci filmde ise tahminimce kitaba uygun olarak 27 yıl sonrasını yani Pennywise'ın geri dönüşünü ve çocukların yetişkinlik döneminde onu öldürmek için tekrar geri döneceklerini anlatacaktır. 
   Karakterler kitaba uygun olarak resmedilmiş. Fakat benim en sevdiğim karakter Henry'di. Bu kadar yakışıklı çocuğu böyle zorba diye resmetmek üzücü. Gel gelelim, insanda (en azından bende) insanın Henry tarafından zorbalık göresi geliyor. O derece iyiydi be. Fakat akıbeti hiç kitaptaki gibi olmuyor Henry'nin. Hele ki arkadaşının akıbeti kitaba gram uymayacak şekilde verilmiş.
   Çok fazla spoiler vermemeye çalışarak devam etmem gerekirse, Bill'in bir bisikleti vardı. Gümüş. Filmde de bisikleti görüyoruz, kamera 'silver' yazısına odaklanıyor arada bir. Fakat önemi bu kadar suya atılır anca... Kitapta Bill hariç kimsenin bisikleti yoktu ve Gümüş gerçek bir öneme sahipti. Kitabın eeeenn son bölümünde bile Gümüş vardı. Ve o unutulmaz repliklerden 'HADİ GÜMÜŞ, İLERİİİİ!' resmen çöpe atılmıştı. Peh!
   Repliklerden devam edecek olursak 'Bip bip Richie' repliği kitapta bence gayet önemliydi. Sürekli arkadaşlar arasında dönen bir replikti. Filmde ne yapmışlar dersiniz? Tek bir yerde kullanmış o da Pennywise tarafından... NE ALAKA YAHU!
   Kitabı olduğu gibi suya attıracak bir diğer sıkıntı ise Pennywise'ın kimliği. Pennywise'ın gerçek kimliği ne idüğü belirsiz bir canavar. Üstelik bir KADIN! Pennywise ile kavga etme yerleri, saldırma şekilleri gram uymuyordu kitaba. Çok fazla değiştirilmiş. Kitaptaki sahneler yapılamayacak şekilde miydi, bence kesinlikle değildi...
   Diğer en önemli sıkıntı ise arkadaşların birbirleriyle tanışma şekilleri... Çorak Topraklar ciddi bir öneme sahip kitapta. Fakat bu hiç kullanılmamış. Sahneler birbirlerine bağlanıp kısaltılmış, önemleri yok olmuş. Richie ile Bill kavgası kitapta yokken ciddi duygu algılama değişimlerine sebep olacak şekilde sahneler yerleştirilmiş.
   Sarımsak severler, tamam tabii ki biliyorum, uyarlama filmler kitapların yerini asla tutamaz. Fakat kitapların belli başlı noktaları varken siz bunları değiştirirseniz büyük bir sıkıntı olur. Gerçi bu sıkıntı sadece benim gibiler için olur. Parasını kazanan kazanır, izleyen izler. Ama işte... Gelgelelim, görsellik açısından mükemmeldi. Yine lavabo sahnesinde tüylerim diken diken oldu. Pennywise'a ise söylenecek hiçbir şey yok, mükemmeldi. Diğer oyunculuklar da iyiydi. Dediğim gibi ana karakterler bir iki küçük şey dışında iyi resmedilmişken yan karakter değiştirilmiş ve kitaptaki duygu biraz alt üst olmuştu.
   Gelelim en önemli konuya... 'float' kelimesi. 'You'll float, too' repliği hem filmde hem kitapta büyük öneme sahip. Ben kısaltılmış kitapta okurken bu kelime 'yüzmek' olarak çevrilmiş, filmde ise 'uçmak' olarak çevrilmiş fakat tam metinli kitapta öyle çevrilmemiş. 'Süzülmek' olarak çevrilmiş. Peki büyük bir anlam değişimine neden olacak bu üç çeviriden hangisi doğru... Şöyle ki filmde olanlara ve olayların gidişatına bakarsak 'uçmak' gayet doğru. Zaten cesetler de havada uçuyordu. Fakat kitapta işler hiç öyle değildi. Kanalizasyonda kimse uçmaz. KİMSE YÜZMEZ DE. Cesetler ağır ağır suda süzülür... Yani en doğru şekli süzülmek. Bilginiz olsun Sarımsak okurları. Orada burada millete hava atarsınız bu bilgiyle.

   Sanırım bahsetmem gereken tüm şeylerden bahsettim. Sosyal medyada deli gibi yaptığım paylaşım silsilesine bu yazıyla bir nokta koyuyorum. Bazılarınızın ohh bee dediğini gibi duyar gibiyim de yani kusura bakmayın da gerçek bir destandan bahsediyoruz! Her neyse, dediğim gibi mükemmel bir film, hafızaya kazınacak cinsten bir film fakat rezalet bir uyarlama. 1990 uyarlamasından tam 27 yıl sonra filmin vizyona girmesi ise çok güzel ayrıntı. Pennywise 27 yılda bir uyanıyor ve kasabaya saldırıyor. Bu detay oldukça hoştu. İzlemeye değer mi, kitabı okuduysanız hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz ama yine de her şeye rağmen değer. Çünkü oyunculuklar ve görseller çok değerli ve başarılı. Dipnot: 1990 yapımı uyarlama kesinlikle uyarlama açısından daha başarılı. Bu küçük bilgiyi de verdikten sonra yazımı sonlandırıyorum efendim. Kitap - film değerlendirmesinden öte bir karşılaştırma yapmaktı temel amacım. Özellikle 'float' çevirisinden mutlaka bahsetmek istemiştim. Şimdi uslu birer çocuk olun ve palyaçolardan uzak durun... 

Sarımsak Tuzlanıyor!

Author: Sarımsak /

 2011 yılının son ayında Sarımsak olarak blogger hayatıma adım atmışım çok sevgili okuyucularım. Facebook'un kişiyi utandıran geçmişteki gönderileri gösteren uygulaması sayesinde uzun zamandır eski yazılarımın gönderilerini görüyorum. Toplamda tamamlanmış 115 yazım olmasına karşın zamanında büyük bir buhran devrine girerek değişime el uzatıp yazılarımın yaklaşık 90 tanesini taslak haline çevirmiştim. Neyse ki benden beklenmeyecek bir zekilikle yazılarımı silmeye kalkışmayıp sadece taslak halinde bırakmışım. İşte tam bu maziyi hatırlamalardan falan oluşan karar ile yıllar yıllar sonra yıl bu tarih olmuş iken Sarımsak'ın tuzlanması gerektiğine inancımla geri dönüyorum Sarımsak severler...

NEYDİM, NE OLMAK İSTEDİM DE OLDUM?

  Bu mükemmel tuzlanma haberini sizlere verirken bu yazımda geçmişe bir bakış yapacağım. Okuyucularım dönüştü, çoğu ortalıkta yok, abonelerimden ses soluk yok. Bir zamanlar ben vardım, bir ara yok oldum ama varlığım ebediyete uzanmadan tekrar geri döndüm varoşlar!
  Dediğim gibi, 2011 yılında çocukluk hevesidir tutturmuşum blogger olacağım diye. O zamanlar kitap blogları yazan insanlar olsa da sayıları oldukça az, Youtuber olayını geçtim, ortalıkta 'youtube ne yağğ abieğ' diye dolaşanlar mevcut, böyle bir dönemde 'Sarımsağın Günlüğü' olarak ortaya çıkmak plaza diliyle konuşacak olursak 'riskli'ydi. (Amma plaza dili oldu bu da) Ama şu su götürmez bir gerçektir ki mükemmel şeyler başardım o toyluk zamanlarımda arkadaşlar....

  NEREDEN GELİYOR BU 'SARIMSAK'? 

  9 Aralık 2011 tarihli ilk yazımın tanıtım başlığı buydu. Aynen olduğu gibi sizlere iletiyorum:
 Sarımsak yediğimiz zaman hani böyle keskin bir tat kalır dilimizde damağımızda. Biz o tada alışsak bile insanlarla iletişim içerisinde olduğumuz zaman onlar fark eder ama bu kokuyu. Sarımsak gibi olmak istiyorum ben be! Herkesi böyle derindeeen etkileyen,incedeen rahatsız eden bir sarımsak olmak istiyorum.
 İlk yazımda şöyle bir sarımsak resmi yapıştırıyım dedim tiksinirsin filan sonra bloguma kusarsınız. Aman aman yok kalsın. İyi böyle iyi. Hadi o zaman vatana millete hayırlı olsun bu SARIMSAK.  

  DEVAM FİLMİ DEĞİL, ASIL FİLMİN KAMERA DIŞARISI 

  Yeni bir değişim, tokuşum, dönüşüm filan değil. Çok kez farklı bir şey yapmayı denedim. NTS BLOG yaptım, tasarımını olduğu gibi değiştirdim, olmadı. Kitap blogu yapmaya çalıştım, o biraz oldu gibi olmadı çabuk pes edildi. Kaldı ki çok ciddi kitap blogu yazan arkadaşlar vardı camiada. Yayınevlerinin götünden ayrılmayıp yalaklık yapıp kitap göndertiyorlardı kendilerine sonra kitap değerlendirmeleri yapıyorlardı. Arkadaşlar böyle varoş karaktersiz bir blogger olmadım hiçbir zaman, bu konuda benim gurur duyduğum kadar en az siz de benimle gurur duyuyorsunuz, biliyorum, sizi seviyorum.
  Hal böyle biraz boka sarınca, bir de başlarda dediğim gibi ağır buhran dönemleri yaşayınca göt gibi kaldı emeklerimi sarf ettiğim blogum. Sonra tekrar olduğu gibi, saf haliyle bloguma geri dönmeye karar verdim....


  Blogger olma hikayem ve bu zamana kadarki yol maceramdan yeterince bahsettim bence. Blogumda içerik olarak bir şey değişmeyecek. Felsefi yazılar yazmayacağım, edebiyat kasmayacağım, kitap değerlendirmesi yapmayacağım. En amatör halimle yine Sarımsak Günlük olacağım beeeee!
  Bunun şerefine eski yazımlarından birkaç alıntı paylaşacağım sizinle... Sonra bir sonraki yazıyla arayı çok değil, hiç açmadan yine beraber olacağız. Buradaydık, buradayız, burada olmaya devam edeceğiz! Yürüüüüğğğ

VARAN 1: YILBAŞI - TOMBALA - TAKSİM ÜÇLÜSÜ

  ''Kısacası Taksim'e gidecek arkadaşlar kıçınızı kollayın. Vermek istiyorsanız da açın lan. Amaaan. Koyver gitsin.'' (24.12.2011)

VARAN 2: TOPLU TAŞIMA ARACINDAN BİLDİRİYORUM 

   '' Ben yine Optimum'da sürttüm geçenlerde. Saat 4-5 gibi dönüyorum artık eve. Atladım 21U - Uğurmumcu otobüsüne. E5 üzerinden ilerliyoruz biz, kaçırmayayım durağı diye durağın olduğu yerlere bakıyorum camdan. Tıngır mıngır ilerlerken son iki durak kaldı benim inmeme, durdu bir durakta otobüs. İnen indi, binen bindi derken ilerlemeye başladı. O sırada halis mulis Türk göbeğine sahip olan amcanın teki durağın merdivenlerinden inip otobüse yetişmek için koşmaya başladı ama nafile. Durmadı otobüs. Bastı gitti. Adam arkasından saydırdı tabii el kol hareketi yapa yapa. Ben de içimden takılıyorum adama 'Geçmiş olsun amca ehe.' filan diyerek. Sonra diğer durağa geldi bizim otobüs. Bir baktım, böyle kısa süreli bir şok geçirdim. İnene kadar kendime gelemedim.'NASIL YANİ?' filan oldum ben. Bir baktım, AYNI ADAM YİNE KOŞUYOR! İnanamadım. Gözlerimi açtım böyle, inanamadım yani. Aynı adam yine koştu koştu atladı bindi bizim otobüse. Kendi kendime 'İşte azim budur!' diyerek tabiri caizse 'kendi göt oluşumu' kıvırma olayına giriştim. Ama anladığım kadarıyla adam otobüse yetişmek için minibüse binmiş. İŞTE AZİM BUDUR!'' (06.07.2012)

VARAN 3: SARIMSAK GURURLA SUNAR: BİR TRAVESTİNİN GÜNLÜĞÜ!

 
''Merhaba Sarımsak severler! Asıl mesleğimden istifa edip blogumu travesti bir arkadaşıma bırakıyorum. Ve bundan sonra 'Sarımsak Günlüğü' değil, 'Travesti Günlüğü' olarak anılacak bu blog. E tabii siz okurlarında bir ismi olacak, 'Travesti severler!'. Böylece travesti arkadaşımızın yazdığı yazılarla okuyucularımızın yavaş yavaş ön yargılarını kıracağız ve dünyayı travestiler için daha yaşanası bir yer haline getireceğiz! Bu bizim için küçük ama insanlık için büyük bir adım olacaktır.'' (14.10.2012)

VARAN 4: 'NE!? EN KÖTÜSÜ!!'

 
'' Evet, bugün ilk iki dersimiz beden eğitimi dersiydi. Allah'tan turnike filan atmadık. İsyan çıkarırdım. Hoca boş bıraktı bizi. Böyle boş bırakınca genelde voleybol oynarım. Elim biraz daha yatkın diğerlerine göre. Yine bir kaç kişi voleybol oynamaya çıktık bahçeye. Yol kenarına yakın duruyorduk biraz. E ne yapalım başka yer yoktu bahçede. Hoppidik gubbidik oynarken ayağıma doğru geldi voleybol topu, ben bir vurdum, vuruş o vuruş, yol kenarına kaçtı top. Yol da normal yol değil, çalılıklar var, yokuş var, yokuşun bittiği yerde de İstanbul'un E5'i var. Benim o muhteşem ayağımla vurduğum top çalılıkların arasında yok oluverdi. 'İŞTE ŞİMDİ BOKU YEDİK' dedim ben tabii kendi kendime. E ne yapacağız? Geçenlere soruyoruz, top filan var mı oralarda diye, 'Yok' diyorlar bir de totoşlar. Lan top bu yani sonuçta. Nereye gidebilir ki, diyeceğim ama asıl top gider yani! Biz garibanlar, millete sorduk bir beş dakika filan, sonuç alamadık. Ondan sonra korka korka hocanın odasının yolunu tuttuk. Ve işte o efsane konuşmayı olduğu gibi aktarıyorum:
Kardelen: Hocam biz size bir şey söylemeye geldik.
Hoca: Ne oldu?
Ben: Top kaçtı hocam.
Hoca: Ne!? Nereye kaçtı? Kadir Has'a mı? (Yan okul)
Ben: Hayır hocam e5 tarafındaki yola kaçtı.
Ve işte o efsanevi söz hocanın ağzından dökülür: 'NE!? EN KÖTÜSÜ!?'

  Adamı görseniz var ya, eli ayağı dolaştı, eli titredi, kapıyı kapatmaya çalışıyordu kapatamadı. O derece. Çocuğu kaza yapsa bu kadar telaşa kapılmaz yemin ederim. Ben iyice korktum tabii. 'Aha Sarımsak. Bittin oğlum sen!' Bir de öncesinde odaya giderken kendimi yatıştırıyordum, 'Yani 5 liralık top canım. Cüzdanımda ne kadar para vardı? Veririm onu olur biter.' diyerek. Ama hocanın o halini görünce altıma yapıyordum yemin ederim korkudan.'' (11.10.2012)



   Sarımsak'ın Günlüğü tekrar saçmalamak için bloggerlığa geri döndü, götünüzü kollayın!
  

Sıradan (dışı)

Author: Sarımsak /

  Doğa için oldukça sıradan bir gündü. Doğanlar doğuyor, ölenler ölüyordu. Bir tarafta yağmur damlaları yeryüzüne inmek için acele ediyor, diğer tarafta bulutların birbirleriyle yarıştığı gökyüzünden güneş ışınları gülümsüyordu.
  Onun için de sıradan bir gündü. Yaz günlerinden biriydi. Hava oldukça nemli ve sıcaktı fakat onu etkilemiyordu bu. Etkilese bile çalışmak zorundaydı. Ailesine yemek getirmek zorundaydı. Yaz aylarında yaptığı en önemli ve en ciddi iş buydu.
  Üç kişilik bir ailesi vardı; o, onun babası ve onun annesi. Babası bir yaz günü çalışırken bacağının tekini kaybetmişti. Annesi de yine yaz gününde çalışırken vücudunun yarısını kaybetmişti. Yaşaması mucizeydi aslında. Ama çok bir ömrü kaldığı söylenemezdi. Böyle bir durumda ailenin bütün yükü ona düşüyordu.
  Onun için zaman çok önemliydi, çünkü o kadar yavaştı ki sanki yirmi dört saat değil de on iki saatte tamamlanıyordu gün. Tembel değildi, tersine çok çalışkandı. Bir o kadar da güçlüydü. Hatta o kadar güçlüydü ki kendi ağırlığının sekiz katı ağırlığında bir şeyi taşıyabiliyordu.
  Çoğu ailenin hayatı gibi onun ailesinin hayatı da risklerle ve çabalarla geçip gidiyordu. Sakat kalmalar ve ölümler çok sıradandı artık. Doğanın acıması yoktu. Belki her şeyi doğaya yüklemek doğru olmazdı ama... Bunun bir önemi var mıydı onun için? Suçlu doğa olsa bile ne yapabilirdi? Onun bunları düşünmekten daha önemli işleri vardı. Çalışmalıydı. Sürekli çalışmalıydı. Onun için yegane adalet, ilahi adaletti. Sorgusuz sualsiz...

  Yine yuvasına yemek götürmek için çıktığı o gün herkes aynı görünüyordu. Günün sıradanlığı onlarda vücut bulmuştu. Herkes aynıydı. Birisini ötekisinden ayırt etmek çok zordu. Onların tek ayırıcı özelliği boyutlarıydı. O, normal bir büyüklüğe sahipti. Ne bazıları gibi kocamandı, ne de bazıları gibi fark edilmeyecek kadar küçüktü. Bu, onu diğerlerinden ayırt etmeyi olanaksız kılıyordu.

  Bu sıradan günde hemen hemen herkes çalışıyordu. Ara vermiyorlardı. Hepsinin tek amacı yuvalarına yemek götürmekti ve bunu gerçekleştirmek için harıl harıl çalışıyorlardı. Kimse bir diğerine yan gözle bakmıyordu ya da laf atmıyordu. Ya da boyutuyla ilgili espri yapmıyordu. En büyüğü de sıradandı, en küçüğü de. Her an ölüm riskiyle yaşadıkları için diğerlerinin nasıl göründüğünü umursamıyorlardı. Her zaman bundan daha önemli işleri vardı onların.

  Tek düşüncesi ve tek amacı yuvasına yemek götürmek olan o için gün birazcık farklı olacaktı. Ama o bundan habersizdi. Bilemezdi de zaten olacakları. Tahmin de etmezdi. Gerek var mıydı buna? Tahmin düşünmektir ve düşünmek zaman alır. Halbuki zamanı çok değerliydi ve bu değerli zamanı düşünmek gibi boş şeylerle harcayamazdı.

  Gözlerini dört açmış çalışırken onun burnuna bir koku geldi. İlk defa aldığı bu kokunun ne olduğuna dair bir fikri yoktu. Bu kokunun ne olabileceğini düşünüyordu ve bu zaman kaybıydı aslında. O çalışmalıydı. Fakat bu koku çalışmasını engelliyordu. Gözleri kararıyordu. Üstündeki yükü bırakmak zorunda kaldı. Etrafına baktı, diğer arkadaşları kaçıyorlardı. Onların üstünde yük yoktu. Fakat o çalışmak zorundaydı. Yükü vardı. Ailesinin yemeği vardı. Onu bırakıp gidemezdi. Kokuya karşı gelmeye karar verdi. Son bir çaba ile yükü tekrar sırtlayıp kokuya karşı çaba sarf etmeye çalıştı. Birazcık ilerlemişti. Bir an yapabileceğini düşünmüştü ama hayır, olmuyordu. Böyle devam edemeyecekti. Yükü bırakmak zorundaydı. Belki ailesine bugün yemek götüremeyecekti ama diğer günler yemek götürmek zorundaydı ve bunun için bugünlük yemeğinden vazgeçmeliydi. Yüksüz devam etmek daha kolay gözükse de iyice bitkin düşmüştü birden bu koku yüzünden. Kendini yere bıraktı. Devam edemeyecekti. Gözleri iyice karardı, karardı, karardı. Sondu onun için. Özür diledi ailesinden, sıradanlık için.


Ve böylece karınca bir evin parkesinde böcek ilacı nedeniyle can verdi. Mezarı ise beyaz bir peçete ile balkondan aşağı atıldı. Sıradanlık bu ya...



NOT: 'O' kelimesini sıradanlığı hissettirmek adına bazı yerlerde özel isim olarak (büyük harf kullanmadan) bazı yerlerde de zamir olarak kullandım.

Zor

Author: Sarımsak /

  Zor bu ülkede yaşamak.
  Zor bu ülkede sokaklarda dolaşmak özgürce.
  Zor bu ülkede kadın olmak.
  Madenci olmak, işçi olmak zor bu ülkede.
  Zor bu ülkede LGBT bireyi olmak.
  Zor bu ülkede birilerini desteklemek.
  Tarafsız olmak, objektif olmak, etiketlere maruz kalmamak zor bu ülkede.
  Zor bu ülkede düşünmek, düşünebilmek.
  Zor bu ülkede hakkını aramak.
  Zor bu ülkede adaleti bulmak.
  Zor bu ülkede çalışmak.
  Zor bu ülkede evine ekmek götürmek.
  Ötekileştirmeden yaşamak, öteki olmak zor bu ülkede.
  Zor bu ülkede yardım eli uzatmak.
  Zor bu ülkede anne olmak.
  Yaşamak zor bu ülkede. Ölmek kolay, ölmemek zor bu ülkede.
  En zoru da gençken ölmek. Yardım ederken öldürülmek. Sinsice, alçakça.

  Zor bu ülkede yaşamak.

Mutluluk Üzerine...

Author: Sarımsak /


Uzun bir süre yoktum ve buraları ciddi anlamda özledim. Öyle ki bu yazıyı telefonumun küçücük ekranında yazıyorum. O yüzden umarım yazıda görsel ek olmaması sizin gözünüze uzun ve sıkıcı bir yazı olarak görünmez.
Blogda olmadığım süre boyunca birçok kitap okudum. Ama az önce bitirdiğim kitap 'Acayip Bir Başlangıç' bana, duygularıma ve hissettiklerime yakın gelmiş olacak ki bir yazı yazma isteği duydum. Ama bu yazı bir kitap incelemesi tarzında değil mutluluk kavramı üzerine olacak.
Kitapta hoşuma giden uzun bir alıntı vardı: "Mutluluk sözcüğüne sadece en dünyevi bağlamlarda -mesela, ne mutlu ki kimliğini bir yerde unutmadığında ya da gideceği yere mutlu mesut vardığında- katlanabiliyordu. Mutluluktan, hedeflenen ya da ulaşılabilen bir ruh hali olarak söz edildiğinde, sanki biri iğrenç bir hastalıktan ya da cinsel saplantılarından bahsediyormuş gibi rahatsız olurdu. Esrik aşkın meyvesi olan mutluluk, kendine telkinden ve hayatı olduğu gibi görmeye katlanmayanların kendini kandırmasından başka bir şey değildi. Çocuklar dışında hiç kimsenin kendi mutluluğu için bir başkasına bel bağlamaması gerektiğini söylerdi. Hayatının hiçbir döneminde insanların mutluluğa hakkı olduğunu düşünmemiş, çileli dünyayı aşkla tatlandırma düşüncesine kapılmamıştı."
Ve bir de şöyle bir soru soruyordu baş karakterimiz: " Mutluluğumuz için mücadele etmeyi unuttuk mu hepimiz? Yoksa mutluluğun ne olduğundan artık o kadar emin değil miyiz?"
Mutluluğun, gerçek mutluluğun ne olduğundan emin değiliz. Artık emin olamayız. Kısa vadeli hazlar artık bize daha çabuk ulaşabilir ve çekici geliyor. Ve biz bu hazları mutluluk diye tanımlıyoruz artık. Sanıyorum ki artık mutluluk mümkün değil.
Mutluluğun anlamını unutmuş haldeyiz. Kaybolmuş bedenlerimiz gibi hislerimiz de kaybolmuş. Yanılsamalarla yaşıyoruz. Gerçekliğimizi kaybetmiş haldeyiz. Yanlışız.
Kendimizi kandırıyoruz. Mutluluğu artık haza indirgemişiz. İnsanlar mutlu olduklarını sanıyorlar ama aslında hiçbirimiz mutlu değiliz.
Bu satırları yazan ben karamsar yazar bey ve bu satırları okuyan ve bana katılan siz karamsar okuyucular ve bu satırları okuyan ardından içi daralıp bana saydıran tam şu anda sayfayı kapatmayı düşünen siz gerçeklikten ve karamsarlıktan kaçan korkak okuyucular...
Aşkı mutluluk olarak nitelendiren daha da ilerisi sıradanlığı evlilik ile gerçekleştiren, bu mutsuzluk dolu dünyada sıradanlığın şaibeli mutluluğunu arzulayan insanlar...
Bazen düşünmekteyim, bu hayatta hiç mi güzel şeyler olmuyor? Hayır bence olmuyor. Olmayacak da. Bu kadar kötülük arasında mutluluğu yakalamaya çalışan insanlar ve belki de kısa süreliğine yakalamış olan insanlar nasıl baş edebilir bunca kötülükle?
Peki ben hiç mi mutlu olmadım? Oldum ama artık o kadar korkunç bir karamsarlık çukuruna düşmüşüm ki herhangi bir olumsuzlukta hemen yıkılıyorum. 'Evet, bu buraya kadarmış.' deyip mutluluğumu kurtarma ve devam ettirme çabasına girmiyorum, korkuyorum. Aslında girmek de istemiyorum. Çünkü insanlar korkunç, hayat korkunç. Ve ben de şu an bu satırları okumayan kendilerini üst satırlarda bulup sayfayı kapatmış olan korkaklar kadar korkayım.
Ama bazen düşündüğüm başka bir şey var. Mutsuzlukta mutlu olan insan' tabirini duyduğumdan beri ben de bu tanımın içerisinde miyim diye sorguluyorum. Cevabı bulabileceğimden şüpheliyim. Belki de cevap vermek istemiyorum kendimce. Mutluluğun imkansızlığına inanmış bendeniz olarak.
Uzatmaktan hoşlanmıyorum.
Kitabın sonu acayip bir başlangıçla bitiyor. Yeniden umutla, yeniden gençleşme ile bitiyor. Yaşlı ve hayattan ümidini kesmiş karakterle genç ama yaşlı ben arasında bağlantı ve yakınlık kurdum. Ve aklıma bir soru geliyor sadece. Acaba ben de acayip bir başlangıç yapıp umutlanabilecek miyim? Peki ya bu başlangıcın bitişi nasıl olacak?
Yazımın sonlarına gelirken (bu tavsiyem her ne kadar yazımla çelişse de) mutluluk arayışınızı kaybetmemenizi ve Acayip Bir Başlangıç kitabını okumanızı tavsiye ederim. Size dokunacak bir havası olduğuna eminim. Sonraki yazımda on8'in yeni kitabını inceleyeceğim efenim. Kitapsız kalmamanızı dilerim!
- Mutluluğu sorgulayan ama belki de mutsuzluktan mutlu olan ve bunun farkına varamayan garip bir yazar.

Bir Adım Daha - White Lies / Mark O'Sullivan

Author: Sarımsak /

>
          The Beautiful South'un ''I'll Sail This Ship Alone'' şarkısından bahsediliyor kitap. Aslında bütün kitabı özetleyen bir anlamı var şarkının: 'Bu gemiyi tek başıma yüzdüreceğim.' 


  Günışığı Kitaplığından orijinal ismiyle çıkan White Lies kitabını 2013 yılında on8'de 'Bir Adım Daha' olarak çıktığını gördük. Ayrıca biraz daha gençlerin dikkatini çekecek olan bir kapakla çıktı karşımıza. Okumaya yeni fırsatım oldu. Kitap okumak için zaman yaratmak bir yana dursun gençlik kitapları okuyup birazcık hafiflemek için zaman yaratmakta oldukça zorlanır oldum. Ama en son İstanbul'a gittiğimde kaptım bu kitabı ve İzmir'e gittiğimde okuyacağıma söz verdim kendi kendime.

  Olaylar üç karakter etrafında şekillense de kitap iki karakter ağzıyla anlatılıyor. Yani hikayeyi sorunlu bir çift olan Nance ve OD'dan dinliyoruz. Bir de arada bit yeniği gibi gözüken Seanie var.

  Kitabı okurken kafamda dolaşan düşünceler arasında en kuvvetlisi 'Bu karakterler ne kadar egoist ve bencil.' düşüncesi oldu. Seanie hariç diğer tüm karakterler o kadar bencil, o kadar gururlu ki insan ister istemez kıl oluyor. OD ile Nance'nin arasına girip iki çift laf söyleme isteği uyanıyor insanın içinde kitabı okurken.  Genel hatlar olarak bakacak olursak günümüz gençlerin bencilce davranışları arasında neleri kaybettiklerini ve yiğitçe davranıp olgunluk göstererek, ergen triplerini aşarak nasıl işleri düzene koyduklarını gösteren bir kitap dersek yanlış olmaz. Ahım şahım bir konu yok ortada, konusu bakımından daha iyi ON8 kitapları var, misal Ağaçtaki gibi. Ama eğer sıradan bir konu arıyorsanız ve günümüz gençlerinin ruh hallerini düşünüş ve kavrayış biçimlerini merak ediyorsanız bu kitap size yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.
  Kitabın akışıyla ilgili bir sorun yoktu, çeviri oldukça iyiydi, dil de bir o kadar akıcıydı. Kitabın sonu beni garip bir biçimde şaşırttı. Bu kadar sıradan bir konuya oldukça sıradan bir son bekliyordum, temel olarak da zaten sıradandı fakat hani olayın ilerleyişi biraz bu sıradanlıktan sıyrılmıştı.

  Nance'nin gerçek ailesini bulma çabasını, 'bit yeniği' olan Seanie'yi kendi ağzıyla olmasa da dışarıdan nasıl bir karakterde olduğunu ve egoist umursamaz tavırlarıyla OD'u merak ediyorsanız, yaşları küçük ama sorunları büyük olan bu gençlerin nasıl sorunlarla baş ettiğini merak ediyorsanız, hayatın sıkıcı akışından yorulup, gündemden ve hayattan biraz uzaklaşıp kafa dağıtmak istiyorsanız, ağız tadıyla okunacak çıtır bir kitap diyebilirim size.

  Goodreads puanım 5 üzerinden 4 olan kitaptan bir iki alıntıyla yazımı bitireyim o halde. Şimdiden iyi okumalar! Hiçbir zaman kitapsız kalmamanız dileğiyle...

''Birine ne kadar yakın olduğumuz fark etmezdi, hepimiz yapayalnızdık.''
''Cam Druid'le birleşti ellerim,
Dikilitaşlara seslendim,
Benimle konuşamayan adamlara, kadınlara;
Benimki gibi sessiz, tınısız seslere.''
  Ek olarak kitapla müziği aynı anda götürebilme kabiliyetiniz varsa bu kitabı okurken The Beautiful South'u dinlemenizi, özellikle de ''Don't Marry Her'' şarkısına bir kulak vermenizi şiddetle tavsiye ederim.

Tanıtım Yazısı:


Başımı sallamakla yetindim. Salak körlüğümle yüz yüze gelmek hiç değildi. Hele bunun bana Jimmy gibi tescilli bir serseri tarafından gösterilmesi daha da beterdi. Fincanı tabağa öyle sert bıraktım ki, altından küçük bir parça kopuverdi. Özür dilerim, dedim içimden. Özür dilerim, Nance. Cevabı da kendi kendime verdim: Artık çok geç, OD, 'özür dilemek' için, kahretsin ki, çok geç.

Daha fazla detay için tıklayın!

Ağaçtaki - Intet / Janne Teller

Author: Sarımsak /

                                                     

  ''Yaşam bana sunuldu
   Ad bana geçirildi
   Beden bana dayatıldı.'' diyor kitabında Edouard Leve. İnançlara göre, doğmadan önce ruhumuzla bir seçim yapıyoruz. ''Yaşamayı'' seçiyoruz. (Gerçi Afrika'daki hangi insan böyle bir hayatı yaşamayı tercih edebilir, bilinmez, zaten orası ayrı bir dini tartışma.) Yaşamak... ''İşte tüm mesele bu.''

  Ağaçtaki kitabının karakteri Anthon ''Hiçbir şeyin anlamı yok.'' diyerek çıkışıyor birden arkadaşlarına, herkese. ''Hiçbir şeyin anlamı yoksa bir şey yapmanın da anlamı yok.'' diyerek de okuldan ayrılıp bir erik ağacına çıkıyor. Gelen geçene erik fırlatıyor psikopat nihilist karakterimiz. Okulda arkadaşları fatal error veriyor, şoka giriyorlar. 'Olmaz öyle şey. Biz büyüyünce -birisi- olacağız, -bir şey- olacağız.' diyerek nihilist dalgalara karşı kulaç atıyorlar. Dalgalar kuvvetli, arkada tsunami var. Diyorlar ki, bu böyle olmaz. Mutlaka bir şeylerin anlamı olmalı. Biz en iyisi anlamı olan bir şeyler bulalım sonra Anthon'a gösterelim şu çocuğu bir imana getirelim, diyorlar. Bu arkadaş grubu yaklaşık iki, iki buçuk mevsim boyunca -anlam- arıyorlar. Sırf Anthon'nun düşüncesini boşa çıkarabilmek için.

  Kitabımızın konusu böyle. Kitap zaten ince bir şey. Bir oturuşta bitirebilir.

  Sanırım kitap bir ara yasaklı kalmış. Nedenini tahmin etmek zor değil. Tahminimce yazar ateist. Eh önümüzde de nihilizm içerikli bir kitap var. Dinlere sataşmadan olur mu? Olmaz. Aslında sataşma demeyelim, dalgaya vurmak diyelim. Çarmıha gerilmiş İsa heykelinin üstüne köpek işemesi muhafazalar Hıristiyanları kızdırabilecek türden. Aynı zamanda Müslüman Hüseyin'in iki gün boyunca dini sebeplerden ötürü cezalı kalması, Müslümanların gaddar olduğunu düşündürebilir, yanlış izlenim verebilir. Ama bu yanlış izlenim bir ilk değil elbette. Dünyaca ünlü bir filmin (sanırım James Bond idi) İstanbul'da çekilen sahnesindeki halkımız maşallah MÖ'den kalma insanlar gibi. Her neyse. Ben herhangi bir noktada rahatsızlık duymadım. Saygısızlık olarak değerlendiren insanlar elbette çoktur fakat doğudaki Müslümanların şeriat yönetiminde yaptıklarını düşünürsek, internette biraz araştırıp yine aynı Müslümanların küçücük bebekleri rehin aldıklarını görürsek, Müslümanların 'din için Allah için' diyerek adamların kellelerini oyuncak gibi kesip şov yaptığı videoları izlersek, Hüseyin'in, seccadesini verdiği için iki gün boyunca ceza almasına çıkacak sesimiz kalır mı, bilmem. Aynı şekilde çarmıha gerilmiş İsa heykeli de bir semboldür. Köpek bu, heykele de işer, kiliseye de işer. Ha eğer heykele işeyen bir insan bir genç olsaydı durum farklı olurdu. Ama bu sadece heykele havlayıp duran bir köpek. Muhafazakar kesimi vakti zamanında fazla kızdırmış ki yasaklı kalmış kitap. Kızdırmaya da elbette devam edecektir. Benim gibi 'geniş' insanlar da kitabın tadını çıkaracaktır, tebessümle tepki verip çok takılmadan okuyup geçecektir.

  Ben kitabı beğendim. Karakterlerin, özellikle Sofie'nin kararlığı beni kendisine hayran bıraktı. 'Anlam'ı aramaya fena kaptırmış bizim kızımız. Spoilera girer mi pek bilmem ama kitapta katılmadığım bir görüş var. Şöyle ki, Anthon, gençlerin bulduğu 'anlamı' eleştirirken, -eğer gerçekten bunun bir anlamı olsaydı gazeteciler ilgi göstermeye devam ederdi- diyor. Katılmadığım nokta bu. Anlamı anlam yapan ona gösterilen ilgi değil bence. Anlam sıradan bir şeydir, değeri sadece o yok olduğunda geride bıraktığı büyük boşluğa bakınca anlaşılır, diye düşünüyorum. Gel gelelim Anthon'un ''Hiçbir anlamı yok onun; olsaydı, satmazdınız zaten.'' cümlesine de sonuna kadar katılıyorum.

''Ölmek o kadar kolaysa bunun nedeni bir anlamı olmamasıdır.''


  Goodreads puanım 5. ON8'den çıkan en kaliteli, en iyi kitaplardan birisi kesinlikle. Mutlaka alıp okunmalı. Bitirdikten sonra da uzunca bir düşünmeli 'anlam'ı.
  Okuyun, okutturun efenim.


Tanıtım Yazısı

''Kızmaya değer şeyler olacaksa, sevinmeye değer şeyler de olacaktır. Sevinmeye değer şeyler olacaksa, demek ki o şeylerin de bir olacaktır. Ama öyle şeyler yok bu dünyada!'' Sesini bir ton daha yükseltip, ''Birkaç yıl sonra hepiniz ölecek, unutulacak ve hiçbir şey olacaksınız; onun için, kendinizi buna bir an önce alıştırmaya bakın!'' dedi. İşte o an, Pierre Anthon'u o erik ağacından bir an önce indirmemiz gerektiğini anladık.

Daha fazla detay için tıklayın!